İdamının 600. Yılında Büyük Filozof Şeyh Bedreddin / Kemal Yalçın yazdı

                                                                                                                                                                    Kemal Yalçın

Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin tekke köşelerinde post üstünde ömür tüketmiş şeyhlerden değildir. O, Osmanlı padişahlığının zulüm ve zorbalığına başkaldırmış; düşüncelerini eyleme dökmüş engin bir hukuk bilgini, büyük bir filozof ve idealleri uğruna canını vermiş büyük bir dava adamıdır.

Bedreddin, ortaçağın karanlığında, feodal toplumun bağrında, Anadolu’da göğü fethetmeye kalkanların öncülerinden; toplumsal gelişim tarihimizin ve ilerici kültürümüzün temel taşlarından biridir. Şeyh Bedreddin’in felsefi görüşleri ve siyasal mücadelesi Türk düşünce tarihinde tamamlanmayan aydınlanma adımlarının en önemlilerindendir.

Şeyh Bedreddin ve Müridi Börklüce Mustafa isyanı Türkiye tarihinin en önemli olaylarından biridir.

Şeyh Bedreddin’in düşünceleri ve kurmak istediği düzen bir hayal, bir ütopya değildi. 15. Yüzyıl Osmanlı toplum yapısı içinde gerçekçi bir alternatifti. “Bedreddin, Osmanlı Hanedanı’nı saf dışı ederek devlet düzeninde bir ıslahat (Reform) yapmayı amaçlıyordu. Ona göre Osmanlı Hanedanı ortadan kalkmalıydı.” (Ernst Werner)

Müridi Börklüce Mustafa ise 1400 yılı başlarında sınıfsız bir toplum kurmak istemiş ve Aydın Ortaklar’da 1417’de böyle bir düzen kurmuştu. Bu düzen mevcut toplumsal şartlar içinde yıkılmaya mahkûm bir ütopya idi.

Şeyh Bedreddin eğer yenilmemiş olsaydı, mücadelesi başarıya ulaşsaydı, Balkan halkları ve Türk halkı daha sonraki yıllarda çekmiş olduklarını çekmemiş olacaklardı.

Şeyh Bedreddin hareketi ve mücadelesi Celali İsyanlarından ya da Almanya’daki 1525’teki Thomas Münzer’in önderliğindeki köylü isyanlarından farklıydı. Thomas Münzer de yenilmiş ve idam edilmişti. Şeyh Bedreddin hareketinin ve mücadelesinin felsefi, siyasi, dinsel bir boyutu vardı.

Osmanlı Padişahlarından günümüz yöneticilerine kadar Şeyh Bedreddin’e düşmanlık, onun felsefi, siyasi, dinsel görüşlerinin Osmanlı Hanedanını ve günümüzdeki hâkim sınıfları hedef alan ilerici karakterinden gelmektedir.

Soyu ve kökeni

Yaşamı hakkında bilinenler büyük oranda torunu Hafız Halil’in yazdığı Menakıbname’ye dayanır.

Bedreddin, anne tarafından Hıristiyan bir aileden gelir. Annesi Bizans İmparatorluğu’na bağlı olan Sımavna Kalesi’nin tekfurunun, yani valisinin kızıdır. Dimetoka’yı ve Sımavna’yı savaşla alan Gazi İsrail, Valinin kızını ganimet olarak kendine almış, Müslüman yaptıktan sonra ona Melek Hatun adını vermiştir. Melek Hatun’un, Müslüman olmadan önceki adını bilmiyoruz.  Gazi İsrail, Melek Hatun ile evlenmiş, bu evlilikten 3 Ekim 1358’de Bedreddin dünyaya gelmiştir. Bu nedenle Bedreddin’in anadili Yunanca idi.

Bedreddin, baba tarafından dedesi Abdülaziz Selçuklu vezirlerindendir. Tarihçi Frans Babinger’in verdiği bilgilere göre, Abdülaziz, Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus’un kardeşidir. Abdülaziz, Musevi asıllı bir kadınla evlenmiş, bu evlilikten Şeyh Bedreddin’in babası İsrail dünyaya gelmiştir. Şeyh Bedreddin’in babaannesi Musevi, annesi ise Hıristiyan idi.

Abdülaziz, Osmanlı hükümdarı Murad Bey’in Rumeli’yi fetih mücadelesinde Dimotoka’nın fethi için görevlendirilmiş; çatışmalarda pusuya düşürülerek öldürülmüştür. Babasının ölümünden sonra  görevi oğlu Gazi İsrail almıştır.

Gazi İsrail Konya’da hukuk eğitimi görmüştür. Daha sonra Semerkand’a giderek hukuk bilgini Abdülmelik’ten ders almıştır. Geniş hukuk bilgisine sahip idi.  Gazi İsrail uzun yıllar Sımavna’da çiftçilik ve kadılık yaptı. Babası kadı olduğu için, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin olarak anıldı.

Bedreddin’in anadili Yunanca, babadili Türkçe idi. İki dilli, iki kültürlü bir ailede yetişti. Annesinden Hıristiyan kültürünü, babasından Müslüman kültürünü almıştı.

Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, torunu Hafız Halil’in yazmış olduğu “Manakıb”a (1) göre1358-1359’da Edirne yakınlarındaki Sımavna’da doğmuş ve 20 Ocak 1415’de (bazı kaynaklara göre 1417 ya da 1420’de) şimdiki adı Siroz olan Yunanistan‘ın Makedonya Bölgesi’ndeki Serez’de düşünceleri ve siyasal mücadelesi yüzünden “Malı haram, kanı helaldir!” fetvasıyla idam edilmiştir.

Eğitimi:

Şeyh Bedreddin, yaşadığı dönemin bilim ve kültür merkezleri olan Bursa, Konya, Kudüs ve Kahire’de öğrenim görmüştür. Kelam, sahihin, astronomi ve özellikle Kahire’de Mübarekşah Mantıki’den ilahiyat dersleri almıştır.

Mısır’da Memlük Sultanı Melik Zahir Berkuk tarafından davet edildiği bilimsel bir toplantıda Huseyn-i Ahlati ile tanışmış ve daha sonra ondan tasavvuf okumuştur. Bir ara Tebriz’e gidip Timur’un huzurunda yapılan bilimsel tartışmalara katılmıştır.

İran’dan döndükten sonra, Ahlati, Bedreddin’e hilafet verip kendi yerine Şeyh tayin etmiştir. Ahlati’nin 1397’de ölümü üzerine, Mısır’daki tekkesinde altı ay şeyhlik etmiş; fakat müridlerinin çekememezlikleri  yüzünden şeyhliği terk edip Mısır’dan ayrılmıştır. Bedreddin’in şeyhlik ünvanı buradan gelir. Fakat O, eserlerinde hiçbir zaman şeyh ünvanını kullanmamıştır. Bedreddin eğitimini tamamlamak, bilgisini artırmak için ayrıldığı Edirne’ye, 24 yıl sonra, 1406’da dönebilmiştir.

Felsefi görüşleri

Şeyh Bedreddin özgün felsefi görüşleri bulunan ve bu görüşlerini kitaplaştırmış olan az sayıdaki Türk düşünüründen biridir. İdamından sonra, tüm Osmanlı devleti döneminde bir daha Bedreddin gibi bir düşünür gelmemiştir. Şeyh Bedreddin ve Seyyid Nesimi’nin 1420’de, Uluğ Bey`in Semerkand’da 1420’de katledilmesinden sonra Türk düşüncesinin can damarı, zenginlik kaynağı kurumuş gibidir.

Bedreddin, Anadolu’nun ve Avrupa’nın çalkantılı, sancılı bir döneminde yaşamıştır. Doğduğunda Osmanlı devleti kurulalı henüz 60 yıl olmuştu. 40 yaşlarına geldiğinde 1402’de Osmanlı orduları Ankara önlerinde Timur’a yenilmiş; Yıldırım Beyazıt’ın dört oğlu arasında kanlı iktidar kavgası başlamıştı. Anadolu baştan sona yağmalanmış, halk perişan olmuştu.

Tarihin akışı sanki anaforlamış gibidir. Taht için kardeşler birbirini boğazlamaktadır. Şeyh Bedreddin  uzun bir yolcuk yaparak, geçtiği yerlerdeki Türk, Rum ve diğer halkların perişanlığı görüp sarsılarak 1406’da Edirne’ye dönebilmiştir.

Taht kavgası veren kardeşlerden Musa Çelebi’nin tarafını tutmuştur. Musa Çelebi’nin kardeşini yenip tahtı ele geçirdiğinde Bedreddin’i Osmanlı Devleti’nin en üst bilim mertebesi olan Kadıaskerlik makamına atamıştır. Kadıasker olarak Musa Çelebi’nin yaptığı her savaşta yanında yer almıştır. Bu dönemde zamanın yargıçlarına kolaylık olması amacıyla bir medeni kanun niteliğindeki en önemli eserlerinde biri olan “Camü-ul Fusûleyn”i yazmıştır. Musa Çelebi’nin Bizans ve Sırp Krallığının desteğini alarak saldıran kardeşine yenilmesinden sonra Bedreddin İznik’e sürgün edilmiştir.

Sürgün döneminde “Teshil” adlı eserini yazıp 3 Eylül 1415`de bitirmiştir.

Bedreddin’in yaşadığı yüzyılda Avrupa’da şavaşlarla kaynamaktadır. Fransa ile İngiltere arasındaki Yüzyıl Savaşları  1337’de başlamıştır. Ama bu yüzyılda Avrupa’da bilim, sanat, teknik gelişim içindedir.

1200 yılında kurulan Paris Üniversitesi’ni çeşitli ülkelerde kurulan üniversiteler izlemiştir. Amerika henüz keşfedilmemiştir. Meksika’da Aztek Medeniyeti parlak dönemini yaşamaktadır. Doğu’da İpek ve Baharat Yolları canlılığını korumaktadır Timur İmparatorluğu’nun başkenti Semerkant Orta Asya’nın bilim, kültür ve ticaret merkezidir.

Timur’un torunu Uluğ Bey, kendi adıyla anılan Medresesini ve Rasathanesini kurmuş; gözlemleriyle güneş sistemini keşfetmiştir. Şeyh Bedreddin’in Uluğ Bey bilimsel çalışmalarında, bulgularında haberi vardır.

Uğruna canını verdiği düşüncelerini ve “ kadınlar müstesna olmak üzere, yiyecek, giyecek, hayvanlar ve toprak gibi şeylerin hepsinin toplumun ortak malı olduğu”; dinler ve halklar arasında kardeşliğin savunulduğu eşitlikçi bir toplumsal düzeni müritleri Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal 1414-1417 yılları arasında, Aydın yakınlarındaki, şimdiki Ortaklar’ın bulunduğu bölgede ve Manisa’da kurup hayata geçirmişlerdir.

Bu eşitlikçi toplum düzeni üç yıl kadar yaşayabilir. Önce Börklüce Mustafa kuvvetleri Padişah Mehmet Çelebi’nin görevlendirdiği İzmir Sancak Beyi Aleksandr kuvvetlerinin saldırısını püskürtür.

İsyanın büyümesi üzerine Vezir-i Azam ve Beylerbeyi Bayezid Paşa ile Şehzade Murat, Trakya ordusu ve Anadolu’daki çeşitli kuvvetleri toplayarak tekrar Börklüce Mustafa güçlerine saldırır. Karaburun dağlarında yapılan savaşı kaybeden Bedreddin taraftarları kılıçtan geçirilir.

Bedreddin’nin savunduğu ve yaşama geçirdiği eşitlikçi toplumsal düzen; Batı’da İngiliz düşünürü Thomas More (1478-1535)  tarafından yüz yıl kadar sonra bir ütopya olarak dile getirilmiştir.

 

Âlem, Mutlak Varlık’ın yani Allah’ın suretidir

Bedreddin’in savunduğu ve yaşama geçirdiği toplumsal ve siyasal görüşlerin nereden ve nasıl geldiğini anlamak için onun felsefi görüşlerini incelemek gerekir.

Şeyh Bedreddin’in felsefi görüşleri, Yunan felsefesinin İskenderiye, Hatay-Urfa-Harran felsefi okulları; Ortadoğu ve Anadolu halkları tarafından sürdürülüp getirilen felsefi düşünce zincirinin 14. ve 15. yüzyıldaki önemli bir halkası; antik felsefe, İran, Orta Asya, Ortadoğu ve Anadolu kültürlerinin bir sentezidir.

Onun bilinen ve bu güne kadar korunup Arapçadan Türkçeye çevrilmiş olan felsefi eseri, 1407 yılında yazılmış olan Varidat’tır.

Sözcük anlamı tanrısal esinler, Tanrı tarafından kalbe doğan sözler olan Varidat’ta ele alınan konular; mutlak varlık, varlığın birliği, varlığın birliği ile cisimlerin çokluğu  çelişkisi ve tümel-tekil karşıtlığıdır.

Şeyh Bedreddin’in felsefi görüşlerinin odak noktası varlığın birliği ile mutlak varlık anlayışıdır. O’na göre Mutlak Varlık (Tanrı) öz bakımından her şeyden arınmıştır, bağımsızdır. Ama görünmeye, görünüre çıkmaya özel bir eğilimi vardır. Bu görünme Mutlak Varlık’ın meydana çıkma, görünme, belli olmasını şart koşar. Görünmemesi mümkün değildir.

Bu nedenle Mutlak Varlıkla, onun görünümü olan Âlem, Mutlak Varlık’la beraber mevcuttur. Âlem, Mutlak Varlık’ın yani Allah’ın suretidir, görünümüdür. Âlemdeki her şey Allah’ın, Mutlak Varlık’ın niteliği ve görünümüdür. Allah her şeydir; her şey de ondadır. İnsanın organları nasıl ki insandan başka bir şey değilse; tek tek organlar, insan bütününün özelliklerinin bir kısmını taşıyor ve meydana getiriyorsa; bunun gibi bütün varlıklar da Tanrı’dır. Her şey Allah’tır. Bu bakımdan her hangi bir şey, bir varlık, bir insan “Ben Allah’ım!” diyebilir. Bu gerçek bakımından doğrudur. Mutlak Varlık’a, Allah’a oranla her şey Allah’ın nitelikleriyle bezendiğinden her şey eşittir. İnsanlar eşittir.

Varlığın birliği düşüncesi Bedreddin’in siyasal mücadelesinin felsefi dayanağıdır

Böylece Şeyh Bedreddin, varlığın birliği düşüncesinden, ”İnsanlar eşittir!” sonucuna ulaşır. Bu düşünce O’nun siyasal mücadelesinin felsefi dayanağıdır.

Varlığın birliği teorisinden kalkarak, Bedreddin, Mutlak Varlık ile Âlem ilişkisinin niteliğini açıklamaya çalışır. Evrenin bir yaratan tarafından yaratıldığını; bir gün yok olacağını savunan idealizm ve dinsel doğmaların tersine, Bedreddin’e göre; “evren sonradan yaratılmamıştır. Önüne ön yoktur, sonuna da son konamaz. Bunun içindir ki, kıyamet kopmaz. Kıyamet ölümdür”. (Varidat)

Bedreddin’in çözmeye çalıştığı, felsefi görüşlerinin merkezi haline getirdiği varlığın birliği ve düşünce ile varlığın ilişkisi sorunu birçok felsefi sistemin; özellikle de modern felsefenin temel sorunlarındandır.

Düşüncenin varlığa, ruhun doğaya ilişkisi sorunu çeşitli felsefe sistemleri tarafından çözülmeye çalışılmıştır. Bu sorun kendini, İslam felsefesi ve özellikle tasavvuf felsefesinde varlığın birliği ve varlığın mutlaklığı temelinde gösterir. Dayanaklarını da Platon ve Aristoteles sistemlerinde bulur.

Platon’un iki ayrı dünya kavrayışını, Aristoteles birleştirmeye çalışır. Şeyh Bedreddin’in Mutlak Varlık ve varlığın birliği düşüncesi Aristoteles’inkine benzer. Aristoteles’te tek tek nesnelerin özü ve varoluş nedeni “idealar” iken; Bedreddin’de bu, tümellerin tümü olan mutlak varlık olmuştur.

Ruh ile maddenin ilişkisi sorununu

Şeyh Bedreddin, ruh ile maddenin ilişkisi sorununu; ruhun meydana gelişini, doğrudan, maddede nedenlerin toplanması ile açıklayarak şöyle der: “… maddede, nedenlerin toplanması yüzünden ruha istidat (kazanılmasına doğal eğilim) hasıl olunca ve kabiliyeti tamamlanınca onda, … ruh zuhur eder.” (Varidat, 33. paragraf)

Bedreddin bu görüşündan hareketle ruhun madde ile ilişkisinde ağırlığı maddeye verir. “Bütün mertebeler, cisimler âleminde mevcut olup, cisimler ortadan kalksa ruhlar  ve mücerredattan olan başka şeyler de ortandan kalkar gider.” der (Varidat, 13. paragraf)

Bu nedenle maddesi ölen, yok olan ruhun Kur’an’da yazıldığı gibi yeniden dirilmesi; Hıristiyan inancına göre İsa’nın dirilip yeniden yeryüzüne dönmesinin beklenmesini saçma bulur.

“Bu beden ve bedenin parça buçukları için dağılıp yok olduktan sonra, evvel nasıl idiyse, o şekilde bir varoluş, bir dirilip vücuda geliş yoktur. (2. Paragraf)

Bedreddin düşüncesini daha da somutlayarak şöyle der:

“… Peygamberlerin zamanından beri sekiz yüz yıl geçti de avamın hayal ettiği şeylerden hiçbiri zuhur etmedi; daha da binlerce yıl gelir geçer de, onların hayal ettikleri şeylerden hiçbiri olmaz; sandıkları gibi cesetler de haşredilmez. (dirilmez)” (Varidat, 74. Paragraf)

Şeyh Bedreddin’in 1407 yıllarında, ruh ile madde ilişkisini, Kur’an’ın dediğinin tersine böylesine açık seçik koyabilmesi onun büyüklüğünü ve cesaretini gösterir. Ama O, bununla da kalmaz cennet, cehennem, ahiret, huri, melek gibi Müslümanlığın temel inançlarının tutarsızlığını da göstermeye çalışır:

“Bil ve şüphe etme ki, haberlerde gelen, eserlerle yayılan cennet, cehennem, köşkler, ağaçlar, meyveler, nehirler, azap ve bunlara benzer şeyler, bu sözlerin dış yüzündeki anlamından ibaret değildir. (1. paragraf) “Bil ki cennet dünyaya ait olsun, her yüce hale, her mertebeye ve durağa denir. … Artık uyan da cennet, cehennem, ateş, huriler, köşkler nelerdir anla.” (Varidat, 73. paragraf)

Bedreddin’in bu görüşlerini günümüzde bile açık açık dile getirmek zordur. Şeriatçı, dogmatik dinsel görüşlere açıktan cephe almayı gerektirir.

Bedreddin’in amacı; insanları cennet, cehennem gibi boş, saçma kuruntu ve avuntular yerine içinde yaşadıkları gerçek dünyaya yöneltmektir. İnsanın Mutlak Varlık’a ulaşması için içten bir yönelim duymasını; bunun için harekete geçmesini, iş yapmasını ister. Bilgi ile eylemi bir bütün sayar. Görüşünü, “Amelsiz bilgi, inançsız amele benzer; yahut da ruhsuz beden gibidir.” (25. paragraf) sözleriyle açıklar.

Bilgi ile eylemin bütünlüğü

Ayrıca, bilgi ile eylem arasındaki bütünlüğü sadece felsefe alanında değil; günlük hayatta, siyasi mücadelede ilke edinir. Bunun için felsefi açıklamalarının yanında, müritlerine nasıl hareket etmeleri konusunda öğütler de verir:

“Bizden ipucu gösterip ele vermek, dostlardan da çalışmak. Gönül âlemi sonsuzdur; her zaman, o zamana göre yüz gösterir; acele etmemek gerek. Her meyvanın bir vakti var; ama adamakıllı çalışmak gerek; tembellik etmek değil.” (Varidat, 34. paragraf)

Şeyh Bedreddin görüşlerini yaşadığı dönemin dinsel ideolojisinin kavramları, felsefi kategorileri ile açıklar. Başka türlüsü de olamazdı. Avrupa ortaçağın skolastik felsefesini henüz aşamamıştı. Yeni yeni rönesansın ön adımları atılıyordu. Dinsel doğmaların sarıp sarmaladığı felsefe adım adım, için için kendi kendisiyle hesaplaşmak; olumsuzun olumsuzlanmasıyla önünü açması gerekiyordu. O’nun felsefi görüşlerinin ilerici özü de buradadır. Bedreddin’i bu gün bile canlı kılan insanların eşit olduğu bir dünya için mücadelenin zorunluluğunu kavratan ve yaşadığı dünyayı sırf kavratan değil, aynı zamanda değiştirmek için savaşan kişiliğidir.

Bu özelliği yüzünden tüm Osmanlı döneminde görüşleri ve kitapları yasaklanmış; Varidat toplattırılıp yakılmıştır. Elimizde olan el yazma nüshalar, çoğunlukla Bedreddin’in müritleri tarafından korunup bu günlere getirilmiştir.

Şeyh Bedreddin’in eserleri

Bedreddin’in torunu Hafız Halil’in yazmış olduğu “Manâkıp-ı Şeyh Bedrüddin İbni Kaadıy İsrail” adlı kitapta (İstanbul Belediyesi Kütüphanesi Muallim Cevdet Kitapları arasında K.157 numarada kayıtlıdır) tespit edilmiş olan Bedreddin’in eserleri şunlardır:

  1. Ukudü’l – Cevâhir
  2. Letâif-ül İşârât
  3. Camü-ul Fusûleyn
  4. Teshil
  5. Nûrü’l Kulûb Tefsiri
  6. Vâridat

Ayrıca Şeyh Bedreddin’in hafız Halil’in sözetmediği, Çarâg al Futûh adlı gramer üzerine bir kitabı daha vardır. Tek nüsha elyazması, Bursa’da Ulucami Kütüphanesi’ndedir.

Bu güne kadar sadece Varidat’ın tamamı Türkçeye çevrilip yayınlanmıştır.

Bedreddin’in eserlerinin konuları:

Camü-ul Fusûleyn:

Şeyh Bedreddin, Edirne’de, Kadıaskerliğe atandıktan sonra, zamanın yargıçlarına yargılamada kolaylık olması amacıyla yazmıştır. “Medeni Kanun” niteliğindedir.

Letâif-ül İşârât:

Mevcuduna kitaplıklarımızda rastlanmamıştır. Menâkıbname’de verilen bilgilerden ve Teshil’in önsözünde Şeyh Bedreddin’in yapmış olduğu açıklamalardan bu eserin varlığını ve içeriğinde fıkhın Ahiret’e ve dünya işlerine ait yönlerinin ele alındığını  öğrenebiliyoruz.

Teshil:

Bedreddin’in kendi verdiği bilgilere göre, 29 Aralık 1413’de Edirne’de yazılmaya başlanmış; 3 Eylül 1415’de, İznik’de sürgündeyken bitirilmiştir.

Teshil, Letâif-ül İşârât’ın anlaşılması güç bazı konularının şerhinden meydana gelmiştir. Bedreddin’in toplumsal ve hukuksal görüşlerini anlamamıza yardımcı olacak temel kaynaklardan biridir. Yalnızca önsözünün  bir bölümü Türkçeye çevrilmiştir.

Camü-ul Fusûleyn ve Teshil’in her biri bin sayfadan fazladır. Bu iki eser de henüz tam olarak Türkçeye çevrilip yayınlanmamıştır.

Toplumsal Mücadele tarihimizin ve felsefi düşünce tarihimizin  temel taşlarından olan Şeyh Bedredin’in tam  ve doğru olarak anlaşılabilmesi için, bu değerli eserlerin Türkçeye çevrilip yayınlanması gerekmektedir.

Bu iki eserin çeşitli el yazma nüshaları bulunduğu kitaplıklar ve kayıt numaraları şunlardır:

Eserin ismi:  Camü-ul Fusûleyn

Çoğaltma tarihi       Bulunduğu kitaplık               Kayıt numarası

814 H/1411            Süleymaniye Damad İbrahim Paşa     505 / (?)

818 H/1415      “      Bağdatlı Vehbi Efendi                            582/ 583

823 H/1420      “     Fatih                                                          1558

864 H/1459      “      Damad İbrahim Paşa                             504

865 H/1460      “      Damad İbrahim Paşa                            503

868 H/1463              Kültür Bakanlığı Cebeci Halk Küt.   1904

874 H/1469              Süleymaniye   Fatih                             2288

903 H/1497           Damad İbrahim Paşa                            502

945 H/1538       “                                                                        418

976 H/1568       “     Lâleli                                                      1252

–       –                   “     Chr.                                                          606

–       –                   “     Hacı Mahmud Efendi                            96    

–       –                    “    Hâlet Efendi                                            119

–      –                    ” Bayezıd Devlet Küt. Veliyüd’din Ef.   1066

–       –                    “               “                                                   1067

      –                     “              “                                                   1068

–       –                     “              “                                                   1069

–       –                     “              “                                                   1070

–      –                      “               “                                                  1426

–      –                      “               “                                                  1427

Eserin ismi:  Teshil           

818 H/1415          “               “                                                  1211

–      –                     “               “                                                  1212

–      –                      “               “                                                  2303

855 H/1451               Süleymaniye       Fatih                        1749

–       –                    “    Damad İbrahim Paşa                        2841/2

–       –                    “    Şehid ali Paşa                                        837

(Kaynak: Bütün Yönleriyle Bedreddîn, Necdet Kudakul, Döler Reklam Yayınları, s:146)

Şeyh Bedreddin’in Çemberlitaş’taki II. Mahmud Türbesi’ndeki bulınan mezarı.

Şeyh Bedreddin’in kemiklerinin başına gelenler:

Şeyh Bedreddin’i okuyup araştırırken O’ndan günümüze kalan izleri ve mezarını bulmaya çalıştım. İdam edildiği Serez’i ve türbesini merak ettim. Yunanistan’daki Bedreddin’i seven Türk ve Anadolu Rumu arkadaşlar, 1986 yılında şimdiki adı Siroz olan Serez’e gittiler. Bedreddin’den iz aradılar. Birkaç cami  ve türbe yıkıntısı dışında bir iz bulamadılar. Bedreddin’in türbesi yıkılmış, kaybolmuş.

Bedreddin’in kemiklerinin Türkiye yakasında başında gelenleri ise kendim araştırdım. Bulduğum bilgilerin özeti şöyle:

Şeyh Bedreddin’in Serez’deki mezarı, müritleri tarafından türbe haline getirilerek 1924 yılına kadar korunmuştur.

30 Ocak 1923 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Yunan Hükümeti arasında imzalanan Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol gereğince Yunanistan’daki Müslüman ahali Türkiye’ye zorunlu göç edecekti. Bu Sözleşme ve Protokol 1 Mayıs 1923 tarihinde uygulanmaya başlandı.

Serez ve çevresinden yaşayan Bedreddin Müritleri 1924’de zorunlu mübadeleye tabi tutuldular. Bedreddin Müritleri, “Biz gidince şeyhimizin türbesi harap olur, mezarı ayakaltında kalır!” düşüncesiyle Şeyh Bedreddin’in kemiklerini beraberlerinde Türkiye’ye götürmek istediler.

Daltaban Mustafa Paşa ahfadından Osman (Timur) Bey Şeyh Bedreddin’in kemiklerinin mezardan çıkarılması ve Türkiye’ye götürülmesi için Yunan Hükümeti’ne başvurdu. Yunan Hükümeti’nin resmi izni ile Şeyh Bedreddin’in mezarı açıldı. Kemikler ufalmış, çürümeye yüz tutmuştu. Bu yüzden Şeyh Bedreddin’in kemikleri mezar toprağıyla birlikte bir çinko sandığa konuldu. Daltaban Mustafa Paşa ahfadından Osman (Timur) Bey tarafından İstanbul’a getirildi. İstanbul’da bir türbenin haziresine gömülmesi için izin istendi. Bu iznin Bakanlar Kurulu tarafından verilmesi gerekiyordu.  İzin kısa zamanda verilmeyince, Şeyh Bedreddin’in kemikleri ve toprağı çinko sandık içinde geçici bir süre için İstanbul’da Sultanahmet Camisi Mahfilinde koruma altına alındı. Bakanlar Kurulu izni gelmeyince çinko sandık Mahfilde kaldı. Bir ara Şeyh Bedreddin’in kemiklerinin Çapa’daki Cemaleddin İshaki’nin Türbesi’ne defnedilmesi düşünüldü. Bu da olmadı. Bedreddin’in kemikleri 18 yıl çinko sandık içinde Sultanahmet Camisi Mahfilinde kaldı.

1942 yılında cami imamı, mahfilde duran çinko sandığın daha fazla bekletilmesinin sakıncalı olacağını düşünerek Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne başvurdu. Çinko sandığın cami mahfilinden alınmasını istedi.

Vakıflar Genel Müdürlüğü ile Milli Eğitim Bakanlığı arasında yapılan yazışmalar sonunda Şeyh Bedreddin’in kemikleri, ileride Türk büyükleri için ayrılacak bir yere defnedilmek üzere çinko muhafazası ve gerekli izahatı gösteren levhasıyla birlikte Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü’ne nakil ve teslim edildi. Bütün bu işlemler bazı yersiz dedikodulara yol açar düşüncesiyle mümkün mertebe gizli tutulmaya çalışıldı.

Şeyh Bedreddin’in kemikleri ve toprağı Topkapı Sarayı Müzesi’nin bir deposuna kondu. Zamanla unutuldu. Aradan 19 yıl geçmişti. Depoda yapılan bir sayım sırasında tekrar ortaya çıktı. Müze Müdürü bir çare aramaya başladı. Milli Eğitim Bakanlığı’na başvurdu. 19 yıldan beri Topkapı Sarayı Müzesi Deposu’nda duran Şeyh Bedreddin’e ait olan çinko sandık içindeki kemiklerin; ya Serez’de mevcut bulunan Bedreddin Türbesine geri gönderilmesi ya da İstanbul’daki her hangi bir hazireye gömülerek başına bir kitabe dikilmesi için izin istedi.

Milli Eğitim Bakanlığı, Bedreddin’in kemiklerinin Çemberlitaş’taki Sultan Mahmut Türbesi Haziresi’ne gömülmesini uygun buldu.

Fakat bir hazireye bir kişinin gömülebilmesi için Bakanlar Kurulu’nun özel izni gerekiyordu. Bunun için Milli Eğitim Bakanı, Şeyh Bedreddin’in kemiklerinin Sultan Mahmut Türbesi Haziresi’ne gömülmesi konusunu Başbakan’a bildirdi. Başbakan, konuyu Bakanlar Kurulu gündemine aldı. Bakanlar Kurulu, 23.10.1961 tarih ve 5/1840 sayılı kararıyla Şeyh Bedreddin’in kemiklerinin İstanbul’da Sultan Mahmut Türbesi Haziresi’ne gömülmesi için izin verdi.

Bakanları Kurulu’nun kararı uygulamak için bir heyet oluşturuldu. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü temsilcisi, İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü Kontrolörü ve Sultan Mahmut Türbesi Başbekçisi bu heyete dâhil edildi.

Şeyh Bedreddin’in kemikleri ve toprağı Serez’den İstanbul’a getirildikten 38 yıl sonra, 29 Kasım 1961 günü, kimseye haber verilmeden, sadece görevli heyetin bilgisi Adâhilinde Topkapı Sarayı Müzesi Deposu’ndan usulüne uygun olarak alınarak Sultan Mahmut Türbesi Haziresi’ne getirildi ve toprağa verildi. Bakanlar Kurulu Kararı’na uygun olarak yapılmış olan nakil ve defin işlemi mezar başında yazılan bir tutanak heyette bulunanlar tarafından imzalanarak Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderildi.

Şeyh Bedreddin’in mezarı taşlarla çevrildi. Mezarı yaptırılmadı. Kimsenin bilmemesi için kitabesi yazdırılıp dikilmedi.

1962 yılında çekilen bir fotoğrafta Şeyh Bedreddin’in mezarının yanında demir parmaklıklı bir mezar görülüyor ve bu mezarın kitabesinde “İsviçre’de bir ameliyat-ı cerrahiye neticesinde on sekiz yaşında vefat eden Süleyman Bey’e” ait olduğu yazıyordu.

Şeyh Bedreddin’in mezarının kaybolmasını işte bu mezar komşusunun kitabesi önlemiş oldu. (Bu bilgilerin tümünü ve mezar resmini Abdülbaki Gölpınarlı’nın, Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin adlı kitabının xxxı-xxxıı-xxxııı-xxxıv-xxxv. Sayfalarından aldım. Abdülbaki Gölpınarlı’yı ve Prof.Dr. İsmet Sungurbey’i saygıyla anıyorum. K.Y.)

                                                                             Şeyh Bedreddin’in mezarından bir görüntü. (1967 yılından) 

Şeyh Bedreddin için 1961’den 1998 yılına kadar 37 yıl mezarı yapılmadı, kitabesi yazılmadı

1987 yılına kadar geçen 36 yıl içinde, Şeyh Bedreddin’e yakışır bir mezar yapılıp, başına kitabesi yazılı bir mezar taşı bile dikilmemiştir. Zamanla kabrin üstüne ayva, asma ağaçları dikilmiş, yeşil alan haline getirilerek Bedreddin’in mezarı bilinçlice kaybedilmiştir.

1990 sonrasında bazı dernekler Bedreddin’e mezar yaptırılması için girişimlerde bulundular. Sonuç alınamadı. Ben 1991 yılında Türkiye’ye gittiğimde Abdülbaki Gölpınarlı’nın verdiği bilgilere ve bu kitaptaki 1962’de çekilmiş fotoğrafa bakarak Şeyh Bedreddin’in mezarını buldum.

Şeyh Bedreddin’in mezarı yeşil alan haline getirilmiş, ayak ucuna ceviz ve ayva ağacı dikilmiş, mezarın ortasına ayçiçekleri ekilmişti.

1992 yılında dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar’a Şeyh Bedreddin’in kemiklerinin başına gelenleri anlatan bir mektupla başvurdum. Belge ve fotoğraflar gönderdim. Bedreddin’e yakışır bir bir mezar yaptırılmasını, başına kitabesinin diktirilmesini ve Camü-ul Fusûleyn, Teshil ve Çarâg al Futûh adlı elyazması eserlerin Türkçeye çevirtilerek yayınlatılmasını istedim. Yanıt alamayınca, tekrar tekrar yazdım. Dört yıl sonra 30 Ocak 1996 tarihli, Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü adına Mehmet Özel imzalı bir yanıt aldım. Aynen şöyle deniliyordu:

“İlgi yazınız incelenmiş olup; Şeyh Bedreddin mezarı yapımı isteğiniz, 1996 mali yılı geçici bütçesinde anıt, şehitlik ve büst yapımları ile ilgili herhangi bir ödenek bulunmadığından verilmesi mümkün bulunmamaktadır.”

1998 Temmuz’unda Bedreddin’in kabrini görmeye gittim. Mezarın üstündeki otlar temizlenmiş; birkaç köken gül ve  ayakucuna bir karaselvi fidanı dikilmiş. Mezarın ortasına da “Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (K.S.) Doğum 1359, Serez’de idamı 1418, Ruhuma fatiha. Bu mezarda yatmaktadır” yazılı küçük bir mermer konmuş. Ama mezar yapılmamıştı.

Bu kadarına bile sevindim! Bu iyiliği kimin yaptığını öğrenemedim. Belki de 1998 bütçesinden, Bedreddin’in mezarına bir kitabe yazacak kadar para ayrılmış ve 37 yıl sonra Sultan Mahmud Türbesi Haziresi’nin köşesindeki mezarın kaybolması böylece önlenmiştir.

Son yıllarda Şeyh Bedreddin mezarı başında anılmaya başlandığını memnuniyetle öğrendim. Mezarı yapılmamış, fakat mezar belli olsun diye mermer plakalarla çevrilmiştir.

Benim arzum, Şeyh Bedreddin’in idamının 600. Yılında bu büyük filozofa layık bir anıt mezar yapılmasıdır.

Eserlerinin Türkçeye çevrilmesi gerekiyor

Bedreddin’in eserlerinin Türkçeye çevrilmesi konusunda ise; 2.2.1996 tarihli ve Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı’ndan Bakan adına Pelin Altay tarafından imzalanmış bir yanıt aldım. Sevindirici yanıtın içeriği aynen şöyleydi:

“Şeyh Bedreddin’in “Camu-ul Fusuleyn”, “Teshil” ve “Çarag al Futuh” adlı elyazmalarının Türkçeye çevrilmesini de konu alan ilgi yazınız, Başkanlığımız ilgili kurullarına götürülmüş ve yayın tavsiyeniz olumlu bulunmuştur.

Bakanlığımızın yayın programı ve olanaklar ölçüsünde bu tavsiyeniz doğrultusunda adı geçen eserlerin Türkçeye çevrilerek yayınlanması konusu değerlendirilecektir.”

Bu konudaki gelişmeleri  bir yıl sonra, 12. 11. 1997’de  yazılı olarak sordum. Yanıt çabuk geldi. Kültür Bakanlığı Yayımlar Dairesi Başkanlığı’nın Bakan adına Hasan Duman imzalı yazıda aynen şöyle deniliyordu:

“ Şeyh Bedreddin’in Arapça elyazması kitaplarının Türkçeye çevrilmesi konusuna ilişkin ilgi yazınız incelenmiştir.

Şeyh Bedreddin’in hangi eserlerinin Türkçeye çevrilmesinin yararlı olacağı hakkındaki görüşünüzü  Bakanlığımız Yayımlar Dairesi Başkanlığı’na ilettiğiniz takdirde, söz konusu eserler ilgili yayın yönetmeliği çerçevesinde işleme alınacak ve yayın kurullarında görüşülecektir.”

Bir yıl önce aynı dairenin ilgili kurullarında görüşülüp olumlu bulunan konu unutulmuş gitmişti. Tekrar Şeyh Bedreddin’in  Türkçeye çevrilmesi gereken eserlerini ilgili daireye bildirdim. Aradan 20 yıl geçti henüz bir yanıt yok. 25.2.1992’den beri Şeyh Bedreddin’e mezar yaptırılması ve eserlerinin yayınlanması konusunda resmi yazışmalar yapıyorum. Aradan 25 yıl geçti. Henüz Şeyh Bedreddin’e bir anıt mezar yaptıramadım, yaptıramadık.

Denizli’de Şeyh Bedreddin Caddesi’nin başına gelenler

Bazı tarihi kaynaklarda Şeyh Bedreddin’in 1400’lerin başlarında Sakız Adası dönüşünde, Karaburun, Ortaklar, Aydın üzerinden Denizli’ye (o zamanlarda adı Ladik idi) geldiği, Honaz’da bir ay kadar kaldığı, Hıristiyan papazlara düşüncelerin aktardığı, sonra Kütahya üzerinden İznik’e geçtiği belirtilmektedir.

Bu bilgiler ışığında, 1989 yılında Denizli Belediye Meclisi Üyesi olan Mimar Süleyman Boz, yeni açılan büyük bir caddeye Şeyh Bedreddin Caddesi adının verilmesini önerdi. Önerisi oy birliği ile kabul edildi. Şeyh Bedreddin Caddesi, Denizli tarihinin bir parçası haline gelmişti.

2003 yılında Denizli Belediye Başkanlığı’nı AKP’li Nihat Zeybekçi aldı.

Zeybekçi ilk iş olarak Şeyh Bedreddin Caddesi’nin adını değiştirdi. Müftü Ahmet Hulusi Efendi Caddesi yaptı.

Müftü Ahmet Hulusi Efendi, Yunan ordularının İzmir’e çıkmalarından dört saat sonra Denizli’de işgale karşı ilk mitingi düzenleyen bir yurtsever insandır.

Mimarlar Odası Denizli Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi olan Süleyman Boz, Belediye Başkanı’nın aldığı karara karşı çıktı. “Müftü Ahmet Hulusi Efendi önemli bir şahsiyettir. Onun adının bir caddeye verilmesini memnuniyetle karşılarız. Fakat Şeyh Bedreddin’in adının silinip yerine Müftü Ahmet Hulusi Efendi yazılmasını kabul edemeyiz,” diyerek karara karşı çıktı. Zeybekçi kararından dönmedi.

Bunun üzerine Mimarlar Odası Denizli Şubesi, caddeden Şeyh Bedreddin adının kaldırılması kararının iptali için Denizli İdare Mahkemesi’ne başvurdu. İdare Mahkemesi Oda’nın başvurusunu “Dava açmaya ehliyetli olmadığı!” gerekçesi ile reddetmişti. Odanın Danıştay’a temyizi sonucu Danıştay 8. Dairesi, “…Mimarlar Odası’nın dava açmaya ehil olduğunu, bu konuda taraf olduğunu, kamu kurumu niteliğinde bir meslek odası olarak görevinin sadece kentlerin planlanması projelendirilmesi değil, bunun yanında sosyal, kültürel, tarihi açıdan da kentlerin ve insan yerleşimlerinin üzerinde kamu tarafında bir yetki sahibi olduğunu…” vurgulayarak oy birliği ile 19.11.2007 tarih ve E.2006/5853 sayılı kararı ile yerel mahkemenin kararını iptal etmişti.

        Denizli İdare Mahkemesi yeniden esas hakkında konuyu görüşerek Denizli Belediye Meclisi’nin Şeyh Bedreddin Caddesi’nin adının değiştirilmesi kararını iptal etti ve isminin iade edilmesini karara bağladı.

     Mahkeme, “…Belediyelerin cadde, sokak, meydanlara ad vermede yetkili olduğunu ancak, daha önce verilmiş adların o yerlerle özdeşleşmiş olduğunu, adreslerin tespiti, mülkiyet, emniyet tedbirleri, hakların tescili açısından yerleşmiş adların değiştirilmesinin zorunlu sebepler dışında değiştirilmesinin hukuka uygunluğunun bulunmadığına, bu caddeye sonradan verilen Müftü Ahmet Hulusi Efendi adının, adı bulunmayan veya yeni oluşturulan cadde ya da sokaklara verilebileceği, dava konusu işlemde hukuka uygunluk bulunmadığı ve işlemin iptaline,” oybirliği ile karar verdi.

       Denizli İdare Mahkemesinin 07.04.2008 tarihli ve 2008/248 sayılı kararı doğrultusunda, Denizli Belediye Meclisi, 10 Haziran 2008 tarihinde mahkeme kararını oy birliği ile kabul ederek “Şeyh Bedreddin Caddesi” adının iade edilmesini karara bağladı.

  Sonuç:

Hallac-ı Mansur’dan Seyyid Nesimi’ye, Şeyh Bedreddin’e, Uluğ Bey’e, Pir Sultan’a, Nazım Hikmet’e, Turan Dursun’a kadar Türk düşünce tarihimizin temel taşlarını oluşturan büyük insanların başlarına gelenleri  bir anımsayalım. Kimini diri diri yakmışız, kiminin diri diri derisini yüzmüşüz, kimini asmışız, kimini vurmuşuz. Kiminin başını ezmişiz, kimini zindanlarda çürütmüş, sürgünlerde öldürmüşüz. Serez Çarşısında asılan Koca Bedreddin’in kemikleri için bir mezar yeri vermek için 38 yıl beklemişiz. Mezar yeri vermiş, mezarına kitabesini yazmamışız. Türkiye’ye kemikleri geleli, 93 yıl olmuş, bir mezar bile yapmamışız.

Büyük düşünce ağacını dallanıp budaklanamadan, daha meyveye duramadan kurutmaya çalışmışız. Hâlâ da çalışıyorlar. Kolay mı yeni bir Bedreddin’in, Uluğ Bey’in, Nesimi’nin, Turan Dursun’un ortaya çıkması?

Derdin kökü derinde…

Altı yüz yıldır neden bir filozof, dünya ölçeğinde bir bilim adamı çıkaramadık diye soruyoruz. Yanıtı kendi acı gerçekliğimizdedir.

Kaynaklar:

  1. Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Abdülbaki Göpınarlı, İsmet Sungurbey, Eti Yayınları, Ankara 1966
  2. Varidat, Abdülbaki Gölpınarlı’ını çevirisi.  Adı geçen kitabın 51-88 sayfalarındadır.
  3. Manâkıb-ı Şeyh Bedrüddin İbni Kaadıy İsrâil, Abdülbaki Gölpınarlı’nın özetleyerek çevirdiği metin. Adı geçen kitabın 101-119 sayfalarındadır.
  4. Sımavna kaadısı diye müştehir abd-i zaif Mahmud bin İsrail. Bütün Yönleriyle Bedreddîn, Necdet Kurdakul, Döler Reklam Yayınları, 1. Baskı Aralık 1977
  5. Türk Halk Hareketleri ve Devrimler, Çetin Yetkin, Say Yayınları, Eylül 1984
  6. Schejch Bedr ed-dîn, der Sohn des Richters von Simaw, Ein Beitrag zur Geschichte des Sektenwesens im altosmanischen Reich, von Franz Babinger.
  7. Das Grabmal des Sehejehs Bedr ed-Din zu Serrez, Der Islam, XI. Band
  8. Osmanlı Tarihi, Cilt 1, Namık Kemal, Hürriyet Yayınları, İstanbul 1971
  9. Varidat, Cemil Yener, Elif Yayınları, No: 22, İstanbul 1970
  10. Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa, Kaynak Yayınları, İstanbul 2006
  11. Bedreddin’den Münzer’e iki halk ayaklanması, Ali Çarman, Evrensel gazetesi, 14 Temmuz 2002

© ozguruz.org Türkçe

Tarih 03.10.2017

2017-10-03T11:11:50+00:00