Zafer Çağlayan’a ulaşan Zarrab davasında son dönemece girilirken / İlhan Tanır yazdı

WASHİNGTON –  New York Güney Bölgesi Savcılığı, Çarşamba günü yeni bir iddianame yayınlarak, bu kez eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ı ‘sanık’ yaptı ve hemen sonrasında da ‘tutuklama’ kararı çıkartarak, Çağlayan da dahil olmak üzere, Halkbank eski Genel Müdürü ve evinde ayakkabı kutularında 4.5 milyon dolar çıkması ile hatırlanan Süleyman Aslan ve genel müdür yardımcısı Levent Balkan’ı da içine alan 9 kişiyi ‘arananlar’ listesine koydu.

Bu iddianame, öncekilerden çok daha geniş ve ses getirici oldu. Bunun başlıca iki nedeni vardı: Birincisi, Çağlayan gibi Erdoğan’ın yakın dostu, müttefiki ve aynı zamanda hükümetinin ‘anahtar’ konumundaki bir ismin hedefe alınması idi. İkinci nedeni ise, bir en büyük devlet bankası ve hatta bir anlamda Devlet bankacılık sektörünün ‘itibarı’ olan Halkbank’ı ‘’Turkish bank -1-’’ olarak kodlayarak, suçlamaların tam merkezi haline getirmesi idi.

1 – Zafer Çağlayan

52 sayfalık iddianamede Çağlayan hakkında çok ağır suçlamalar bulunuyor. Çağlayan’a sadece ‘çarkın İran hükümetine sunduğu hizmetler ve bu hizmetleri ABD yetkililerinden saklamaktan dolayı on milyonlarca dolar değerinde mücevher ve nakit halde rüşvet aldığı’ suçlaması yöneltilmiyor. Aksine, Çağlayan’ın iddianamenin ‘scheme’ olarak adlandırdığı, Türkçeye en iyi ‘çark’ olarak çevrilebilecek bu ambargoyu delici grubun içinde bir liderlik pozisyonunda olduğu vurgulanıyor. İşte iddianamenin 14. sayfasındaki 26. madde: ’’Çağlayan çarkın üyelerinin bazı şekillerde aldatıcı işlemler yapması direktifleri verdi, çarkın diğer üyelerinin plan yönünde attığı adımları onayladı ve çarkın rekabetçiler tarafından soruşturulmasına karşı koruma görevi yaptı.’’

Bu cümle, adeta bir suç örgütünün liderliğinin tanımı olarak Amerikan iddianamesinde karşımıza çıkıyor.

Sanık ve suçlar artabilir

Dikkati çeken bir başka vurgu ise, Çağlayan’ın ‘’çarkın diğer üyelerine verdiği direktiflerden’’ bahsetmesi. Bunlar, dosyadaki sanık sayısının artabileceği izlenimini de güçlendiyor. İddianamede hem başka hükümet yetkililerinden hem de devletin bazı kurumlarındaki üst yetkililerden bu çarkın üyeleri olarak anıldığı görülüyor. Bu nedenler de yine, sanık ve suçlamalarının artacağı izlenimini veriyor.

Hükümet yetkililerinin ‘altını artırın’ talimatı

Başka bir örnek, iddianamedeki 41. madde. Bu maddede, 2013 yılının Eylül 16’da Süleyman Aslan ile Reza Zarrab’ın telefon görüşmeleri ve bu görüşmede, Aslan’ın Zarrab’a, hükümet yetkililerinin bir önceki yılda yaptıkları 11 milyar dolarlık altın ihracatının ‘’ne yolla olursa olsun’’ altına düşülmemesi gerektiği yönündeki taleplerini Zarrab’a ilettiğini, Zarrab’ın bir yol bulacakları yönündeki güvencesini görüyoruz. Böylece, hükümet yetkililerinin bu çarkın devamında rol oynadığını, Amerikan iddianamesi sayfalarına taşınmış oluyor.

Çağlayan hatırlanacağı gibi 17-25 Aralık döneminde patlayan skandal sonrası diğer üç bakan ile birlikte istifa etmek zorunda kalmıştı. O bakanlardan özellikle İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Egemen Bağış’ın da, 17 Aralık polis raporuna göre önemli rolleri vardı. Egemen Bağış, bu isimler arasında ABD vatandaşı olan tek kişi. Şimdiye kadar Bağış’ı, önceki iddianamelerde farklı telefon görüşmelerinde görmüş olsak da, henüz sanık listesine oturtulduğuna şahit olmadık. Bağış’ın, Zarrab 2016 yılında tutuklandıktan sonraki 1.5 yıl içinde ABD’ye ayak basmadığını da hatırlatmak gerekir. Bağış, AKP’ye gelmeden önce ABD’deki Türk-Amerikan dernekçiliği ile biliniyordu ve Erdoğan’ın da tercümanı olarak ilk kez dikkatleri çekmişti.

Erdoğan’ın tehlikeli söylemi

Burada Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Cuma sabahı havaalanında sorulara verdiği cevaplara atıf yapmakta yarar var. Erdoğan, Çağlayan hakkında hazırlanan iddianameyi, ‘’Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı atılmış bir adım olarak’’ gördüğünü söylemekte. İddianame kişiler üzerine olmasına ve Halkbank’taki yöneticileri hedeflemesine rağmen, Erdoğan’ın bunu ülkeye karşı olarak tanımlaması ve adeta ‘çarka’ sahip çıkmasının çok yanlış olduğunu düşünenler az değil.

Erdoğan, ABD’ye ‘sanane’ diyebilir mi?

Erdoğan’ın yine Cuma sabahı kullandığı bir diğer argüman ise Türkiye’nin İran ile olan ilişkilerinin ikili ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği, ABD ambargolarının Türkiye’yi bağlamadığı idi. Halbuki Amerikan kolluk kuvvetlerinin ve yargısının Türk bankasını, bakanını ve dahi diğer başkalarını suçlamasının nedeni, Amerikan finans sistemini kullanarak, ve o sistemi yanıltarak, aldatarak ve bazen sahte belgeler de yaparak bir suç örgütü kurarak, İran üzerine konulan ambargonun delinmesi. Amerikan yetkili kurumları işte bundan dolayı Türkiye’de yapılan işlemlerin kendi yetki alanlarına girdiğini ifade ediyori

Türk Adalet Bakanının Kırdığı Büyük ‘Pot’

Anlaşıldığı kadarıyla Erdoğan, Türkiye içinden gelen bir alışkanlıkla, meydan okumaya devam etmekte. ABD yargı sisteminin önümüze getirdiği bu iddianame ve iddianameye ek olarak sunduğu delillerle bugün belki de iki bin sayfaya yaklaşan bir suçlama dosyasına sahip olduk ki biz halen iddianamenin ve suçlamaların tümüne sahip değiliz. Aynı şekilde Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’ün demeci tam olarak neticesi üzerinde düşünülmemiş, ‘beylik’ lafları hatırlattı: ‘’Bu iddialar aslında FETÖ terör örgütü mensuplarınca kullanılmış, atılmış bir sakızdır. Bu sakızı çiğnemeye çalışmak çok büyük bir skandaldır.”

Bu demeci okuyacak bir ABD yetkilisinin düşüneceği tek şey, ‘demek biz bu FETÖ dedikleri şeye benziyormuşuz’ olacaktır, ve bu sadece Gülencileri daha mantıklı ve değerli bir aktör getirecektir. New York Güney Bölgesi savcılığı ve çalışanları, ABD’nin en elit savcılığı olarak bilinir ve ABD ile dünyanın en güçlü uluslararası şirketlerine, bulunduğu mekan Manhattan olması dolayısıyla kök söktürür. Mesleğin en keskin ve saygıdeğer hukukçuları New York Güney Bölgesi Savcılığında çalışmak için can atar. Dışarıda avukat bürolarında çok daha fazla para kazanacağını bildiği halde elinin tersiyle iterek, bu savcılığı resume’sinde çalıştığı yer olarak referans eklemeye, tecrübesinden yararlanmaya çalışır. İşte bu Savcılığın, FBI ile yıllardır üzerinde çalıştığı dosyaya, bir Türk bakan kalkıp, bu sözlerle hakaret etmeyi yeğlemiştir. Durum nereden bakılsa felaket bir boyuta gelmiştir.

2 – Halkbank’ın merkeze konması ne demek?

Yeni iddianamenin bir diğer özelliği de bir devlet bankası olan Halkbank yönetimi hakkında yazılan çok ağır suçlamalar. Bunlardan ilki, henüz 3. maddede dile getiriliyor ve Halkbank yetkililerinin ”bilerek çarkı işlettiği, Amerikan denetçileri ve yabancı bankaları aldatma niyetiyle sahte işlemlerin yapıldığı ve Halkbank’ın bu işlemlerdeki rolü hakkında yalan söylediği” belirtiliyor.

Burada bizzat Halkbank yönetimine yöneltilen, bilinçli bir suç işleme ve bu suçu Amerikalı yetkililerden saklama fiilinin işlendiği vurgulanıyor.

2011-14’deki hurmalar..

Belki herkes takip etmemiştir ama 2011 yılından özellikle 2014 yılı sonuna kadar ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarlarının (önce Stuart Levy sonra David Cohen) neredeyse her altı ayda bir Türkiye’ye ziyaret ettiği ve Türk bankaları temsilcileri ile hükümet yetkilileri ile görüşmeler yaptığı, bu görüşmelerin İran ambargosu merkezli olduğu haberlere düşerdi. İşte o görüşmelerin ne içeriği, ne konuşulduğu ise hiçbir zaman basına açıklanmazdı.

52 sayfalık iddianamede ise belki de ilk kez bu görüşmelerin iç yüzünden kesitler öğreniyoruz. Örneğin 28. sayfadaki 55. maddede, Amerikan Hazine yetkililerinden alındığı belli olan şu açıklama yapılıyor: ‘’Amerika Hazine Bakanlığı yetkilileri, Halkbank Genel Müdür yardımcısı Hakan Atilla ve diğer Halkbank yetkililerine 2014 yılının 10 Ekim tarihinde Zarrab’ın Halkbank ile olan ilişkilerini sordu. Atilla’nın ise Halkbank’ın bilerek ABD ambargolarını İran’a karşı delici bir çarkta Zarrab ile birlikte yer almadığını ifade etti ve Zarrab’ın hakkında dikkatli bir araştırma yaptığını kaydetti.’’ Daha önce Amerikan yetkilileri ile Atilla arasında böyle bir görüşmeden, Halkbankasını o yıllarda Zarrab hakkında uyardığından söz edilmemişti.

İddianamede ayrıca Zarrab’ın 2011 yılına kadar geri giderek bazı emaillerinin yine kanıt olarak sunulduğu görülüyor. Zarrab, 2016 yılının mart ayında Miami’den ABD’ye giriş yaptığında, iphone’unu kilidini kendisi açarak, havaalanı yetkililerine verdiği uzun bir şekilde FBI raporları ile sunulmuştu. Zarrab daha sonra bu telefondan alınan kanıtların sayılmaması gerektiği yönünde itiraz etse de, bu itiraz reddedilmişti. Görünen o ki FBI, o zamandan beri Zarrab’ın telefonuna girerek, ve yıllarca geri giderek, emaillerine bakmış. Bunun yanısıra ABD kolluk kuvvetlerinin Zarrab’ın hotmail adresini inceleme yetkisini de 2014 yılının sonbaharında ABD yargısından aldığı da yine aynı şekilde 2016 yılının sonlarında mahkemeye sunulan belgelerden ortaya çıkmıştı.

Son dönemeçte sürprizlere açığız

Sonuç olarak, Büyük Jürili Zarrab duruşmalarının başlamasına 7 hafta kaldı. Eğer bu haftalarda Zarrab veya Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla eğer itiraf etme ve suçları kabul etme yoluna başvurmazlarsa bu yargı sürecinde iddianamenin ve sanıkların tümünü görmüş olacağız.

Son viraja girdiğimiz bu günlerde ABD Savcılığı büyük bir atak gerçekleştirdi ve Yargıç Richard Berman’ın Perşembe günkü duruşmada dediği gibi, ‘davanın seyrini değiştirdi.’ Halkbank’ı merkeze oturturken, zamanın iktidarının kilit ismini de bu ‘çarkın’ liderliğine soyundurdu.

Şimdiye kadar beklentileri fazlasıyla karşılayan Zarrab dosyasında belki de sonun başlangıcındayız.

Şimdiye kadar hayalkırıklığına hiç uğratmayan Zarrab davasındaki iddialar ve suçlamaların kamuya açık jurili yargı süreci başladığında da aynı şekilde devam edeceğinden pek bir şüphemiz olmasa gerek.

Geriye kalan soru, gelmesinden şüphe duymadığımız yeni sürprizlerin bizi nereye ve kimlere ulaştıracağı.. Bu zorlu maratonunun Ankara ve Washington hattına yükleyeceği tansiyonun hangi ciddi sorunları doğuracağı

© ozguruz.org Türkçe

Tarih 09.09.2017

2017-09-09T14:08:35+00:00