Ertuğrul Mavioğlu: Tek tip elbise uygulaması ‘Ölüm fermanıdır’

İSTANBUL – Uzun yıllar sonra AKP hükümeti tarafından gündeme getirilen “FETÖ sanıkları için” söylemleri ile başlatılan ‘Tek tip elbise’ tartışmalarını, 1980’li yıllarda cezaevinde  bu uygulamalara karşı açlık grevlerinde yer alan dönemin tanığı ve sanığı Gazeteci Yazar Ertuğrul Mavioğlu ile konuştuk. Bu uygulamanın insanı ‘kimliksizleştirme ve onursuzlaştırma’ politikası olduğunu ve tekrar gündeme getirilmesinin sebebinin “Cezaevlerine yönelik bir büyük bir saldırı dalgasının da habercisi” olduğunu söyleyen Mavioğlu, “Bu uygulama cezaevlerindeki insanların ‘ölüm fermanıdır’ diye konuştu.

Mavioğlu canlı yayında gündemde olan ‘Tek tip elbise’ tartışmalarına ilişkin #ÖZGÜRÜZ’den Zübeyde Sarı’ya değerlendirdi.

Mavioğlu’nun değerlendirmesinden başlıklar şöyle:

‘İLK KEZ SULTANAHMET CEZAEVİNDE DAYATILDI’

Tek tip elbise uygulaması 12 Eylül’den sonra ilk olarak Sultanahmet cezaevinde gündeme getirildi. O zaman hiç unutmuyorum yeşil renkli çuvala benzeyen tuhaf elbiseyi Sultanahmet cezaevinde dayattılar.  Tutukluları döverek ve zorla giydirdiler fakat  bu elbisenin giydirilmesi oradaki direnişi ortadan kaldırmadı.  12 Eylül darbesi ile  her yerde müthiş bir zorbalık var her yerde işkence var, Sultanahmet cezaevi özelinde de bunları yaşadığım için biliyorum. Oraya sevk edildiğim için bir “Hoş geldin dayağı” uygulaması vardı. Bu dayakta şöyle; o tezgahtan çıktığınız sizi koşuğa attıklarında ense kökünüzden kuyruk sokumunuz arasında tek bir beyaz nokta bırakmamak üzerine atılan bir dayaktı. Bir çok asker eşliğinde bunlar yaşandıktan sonra tek tip elbise giydirip sizi içeri atıyorlar. Başka bir sivil kıyafet içeri alınmıyor sadece don ve atlet var.

‘1980 YILLAR ESAS DAYATMA DÖNEMİYDİ’

Fakat o dönemde şöyle bir direniş metod gelişmişti; MLSP’den Hasan Şensoy falan gibi isimlerde vardı Sultanahmet cezaevinde o dönemde, yırtılıyordu o dönemde elbiseler ve buna komik bir şekilde ‘Seyyal Taner modası’ adı takılmıştı. Seyyal Taner o dönem transparan elbiseleriyle takılan şarkılar söyleyerek dans ediyordu. Tutuklularda bundan kaynaklı bir moda çıkardılar ve gerçekten idare elbiselerin yırtılması karşısında bir süre sonra dayanamadı, çok da fazla açlık grevine girmeden başarıyla sonuçlandı ve kaldırıldı. Esas tek tip elbisenin gündeme gelmesi 1984 yılının başındadır. Bir dayatma olarak koğuşlara operasyonlar düzenlendi. Cezaevi idaresi özellikle Metris cezaevinde tutukluların ne kadar direngen olduklarını biliyordu zaten. 82 yılında uzun bir açlık grevi yapılmıştı, 1981’de cezaevi ilk açıldığında 17 günlük bir grevi yapılmıştı.  83 yılında 27 günlük açlık grevi gerçekleştirilmişti. Bunun dışarıda ki ayağını ise aileler sürdürüyordu tüm baskılara rağmen. 84 yılının başına geldiğimizde tek tip elbise denilen o çaputlar gündeme tekrar sokuldu.

‘ZORLA GİYDİRİLEN MAHKEME DE YIRTILIYORDU’

Koğuşlara operasyonlarla insanların sivil kıyafetleri toplandı, daha sonra da mahkemeye giderken doktora giderken bir zorunluluk haline dönüştürüldü. Tutuklular bunu kabul etmediği zaman doktora ve mahkemelere gidemez hala geldi. Mahkemeler tıkandı bir süre fakat çözüm olarak zorla giydirip götürmeyi gündeme getirdiler bunu yaptıklarında ise tutuklular mahkemede ilk kelepçelerin açıldı anla tek tip elbiseleri yırtıp atıyorlardı don atlet kalıyorlardı. Bunun ardından hücre cezaları başlıyordu. Bu komplike baskı mekanizmasıydı o dönemde.

‘80’LERDE KİMLİKSİZLEŞTİRME ONURSUZLAŞTIRMA DAYATMASIYDI’

Ve nihayetinde 1984’ün Mayıs ayı itibariyle uzun açlık grevi başladı sonra ölüm orucuna döndü. 84 Haziran’ından itibaren Abdullah Meral, Haydar Başbağ, Fatih Öktülmüş, Hasan Telci bu ölüm oruçlarında yaşamlarını yitirdi. Ölüm oruçlarının sonuna doğru yapılan bir anlaşma ile tek tip elbisenin yerini lacivert kot pantolon gibi bir takım ara şeylerle  çözmek durum söz konusu oldu. Bu Metris ve Sağmalcılar için geçerliydi ama aynı dönemde Mamak’ta, Diyarbakır’da ve bir çok cezaevinde siyasi tutukluları bir çeşit kişiliksizleştirme, kendi kimliklerinden uzaklaştırma onursuzlaştırma operasyonlarının bir parçası olarak dayatılmıştı. Diyarbakır cezaevinde yaşananları anlatmayacağım orada fazladan vahşet yaşanmış bir sürü insan direnişlerde yaşamını yitirdiler.

‘1998 YILINDA TEK TİP TALİMATI CEZAEVLERİNİ CEHENNEME DÖNÜŞTÜRDÜ’

Daha sonraki süreç içinde bu uygulama tam kaldırılmadığı için, farklı farklı cezaevlerinde uygulamaya koyulması devam etti.  Ben 1987’de 2. kez tutuklandığımda yeniden tek tip elbise uygulaması ile karşı karşıya kaldım. Bunun karşısında yine çok uzun bir açlık grevi oldu. 50 gün sürdü. Bu grevin sonunda tek tip elbiseyi kaldıramadık yani giymiyorduk sadece. Ne zaman ki Adalet Bakanlığından daha güçlü bir şekilde mutlaka giydirilmesi konusunda talimat gittiğinde işte o zaman cezaevleri cehenneme dönüştü. 1988 yılıydı. Sonra 38 gün süren 2. bir açlık grevi süreci oldu. Elbise uygulaması kaldırılmadı ama saldırıları baskıları püskürttüğümüzü hatırlıyorum. Elbiseyi zorla giydirip mahkeme salonuna getirdiklerinde bizde yine elbiseleri yırtıyorduk. Bu nedenle hücre cezaları veriliyordu. Bu uygulama şiddetle zorbalıkla yürüyen bir şeydi ve en sonunda ben de hücreye atıldım. Hücrelerde de direniş hep devam etti. O dönemde ne avukat ne de ziyaretçilerimizle görüşebildik ne de mektup alabildik.

‘DANIŞTAY KARARI İLE UYGULAMA KALKTI’

Tam bir tecrit politikasıyla bizi cendereye aldıklarını düşünürken Babam Danıştay’a dava açmış ‘Tek tip elbisenin yasa dışı olduğu üzerine’  ve Danıştay’dan bir karar çıktı, koğuşlara gelip “Tek tip elbise uygulaması kaldırıldı” dediler. Bu karar alındıktan sonra cezaevlerinde bir sükunet ortamı çıktı. Yani bir dayatma kimlik onur ezme olmayınca gürültü patırtı gibi olayların içine girmiyorduk. Bu da görüldü. 1988’de ki karardan sonra cezaevlerinde tümden uygulama kalktı. Tam 29 yıl olmuş. 29 yıl önce çöpe atılmış bir şey şimdi badem içinden biraz koyu renkli affedersiniz b.. rengiyle tekrardan  hayatımıza sokulmak isteniyor.

‘CEZAEVLERİNE DAHA BÜYÜK BİR SALDIRI DALGASININ HABERCİSİ’

Devlet her zaman baskı üretmek için akla uygun gerekçeler ortaya sunar. Buna rıza üretimi diyoruz aslında. Yoksa buna ‘Hero’ tişörtü, falan sanığın at kuyruklu mahkemeye gelmesi…  “O zaman sıfıra vuralım saçları”, Hero tişörtü giydi diye “hepsine tek tip elbise giydirelim” falan söylemleri çıkıyor. Geçen günde İstanbul’u sel bastı ‘kapatalım o zaman İstanbul’u” mu diyelim yani bu mu?  o olay olan tişörtte özel bir yapım değil uzunca süredir bir mağazada satılan gençlerin giydikleri tişörttü. Bunları giyenlere karşı da komik operasyonlar yapıldı.  Bunlar sadece bir bahane açıkça söylemek gerekirse tek tip elbiseyi “FETÖ sanıkları”na giydirme meselesi değil. Toplumda ki genel zapturapttın bir parçası olarak cezaevlerinde daha büyük bir saldırı dalgasının hazırlığından bahsediliyor aslında, sırf  FETÖ sanığı meselesi olsaydı, Edirne F tipi cezaevinde tişörtleri toplamazlardı mesela. Demek ki öyle değil, bu iş daha kapsamlı daha geniş bir projeyi içeriyor. İşte “Terör sanıkları” adı altında ki toplumun yarısı zaten “terörist” şu anda, işte bu “Terör sanıkları” adı altındaki herkese yönelik bir operasyon söz konusu.

‘İDAM OLMADIĞI İÇİN BAŞKA BİR İNFAZ YÖNTEMİ ORTAYA KOYULUYOR’

Şimdi böyle bir operasyon neyi doğurur. 1980’li yıllarda neyi doğurduysa benzerini doğurur yani  F tipi cezaevlerine karşı 120 insan nasıl öldüyse emin olun bu onursuzlaştırma, kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme politikasına karşı gerçekleştirilecek olan direniş idam cezalarının olmadığı ülkede başka bir infazın yolunu açar ve açacaktır da hiç kaçınılmaz. Ben bugün den yarın başımıza neler geleceğini biliyorum. Biz muhtemelen cezaevlerinde bu çaputa karşı direnen insanların ölümlerinin seyircisi olacağız. Bütün İnsan hakları kurumlarının kıyameti koparması gereken konunun esasını teşkil ediyor. Bu onursuzluğu kabul edenler olacak, etmeyenler Sol siyasiler, Kürtler olacak. Bunun esas bedeli de bunlara ödetilecek.

‘İNSANLARI BUĞDAY BAŞAKLARI GİBİ BİÇMEK İSTİYORLAR’

“FETÖ sanığı” diyerek çok amorf bir şeyden bahsediyoruz. 15 Temmuz tuhaf darbesi sonrasın ortaya çıkan operasyonlarla birlikte tutuklananların hepsinin Fethullah Gülen yapılanmasından olduğunu zannetmiyorum. Yani gerçek “FÖTÖ” sanıkları bugüne kadar devlet içinde sinsice uzlaşma örgütlenme üzerine politikalarını belirlemiş bir siyasal akım ve bu akım elbette ki benzer şekilde devletle uzlaşmanın bir yolunu seçecek ama esas sıkıntı direnenlerde çıkacak. Bu direnenlerin profilini de aşağı yukarı tahmin ediyorum cezaevleri açısından. Örgüt mensubu dedikleri binlerce öğrenci bu onursuz dayatmanın karşısında bir tavır aldığında hakikaten demin söylediğim gibi doğrudan doğruya buğday başakları gibi biçilecekler ve bunun için yapılan bir hazırlık var bence, yani sadece sipariş edilen elbisenin rengine yönelik bahsedilen hazırlık değil yani… Bahsedilen  buna karşı direnenlere yönelik ne tür politika ve yaptırımının toplamını merak eden 1980’lı 90’lı yıllarda yaşananlara baksın. Ölüm oruçlarında kaç kişi öldüğüne, sakat kaldığına, aklını yitirdiğine bakıldığında bunların bilançosu sır değil. Bunları tarihsel olarak bende kendi hesabıma belgeledim başka belgeleyenler de oldu. Bunun getireceği sonuç ülke için çok daha ağır travmanın başlangıcı olur.

‘DÜŞMAN HUKUKU POLİTİKASIYLA KENAN EVREN’LEŞİRSİN’

Şu anda henüz bir netlik yok. Tek tip elbise, tek tip elbisedir, Yani bir üniformanın içine sokmaktır. Bunun asılda mantığı, tüm bu vesayet cümlelerinin arka planında, biz ilk cezaevine girdimizde 1980 yılıydı. Biz kendimizi ‘siyasi tutuklu’ olarak tanımlıyorduk fakat onlar ‘tutuklu personel’ olarak görüyorlardı. Bir çeşit asker tutuklu gibi. Yani Er’den de aşağı, Er’e “komutanım” demesi gereken, Er’den talimat alması gereken insanlar olarak görüyorlardı bizi ve bütün muameleleri de bunun üzerineydi. “Er’in saçı kısa o halde bunlarında saçını sıfıra vuralım”, “Er’in üstünde üniforma var, o zaman bunların üzerinde de benzer bir takım çuval olacak.”  Yani kafa böyle çalışıyordu ve bu kafanın 21. yüzyılda yeniden hortlamış olması esas dert edinilecek bir konu. Yoksa “buna bu, şuna şu giydirilecek” meselesi doğrudan doğruya hukuk alanında masumiyet karinesini ilgilendiriyor. Yani sen bir sanığı ceza almadan sen bilmem ne diye yaftalamaya başladığın zaman zaten buna da ‘Düşman hukuku’ diyorlar, bunun Roma hukukunda yeri yok! Roma hukukunda temel bir prensip vardır; ‘İnsanlar suçsuz ve borçsuz doğarlar’ der. Bu insanların suçlu olduğunu ispat etmek isnat edene düşer. Ama ne yapıyorlar, atıyorlar insanları içeri, insanlardan “ben o değilim”i ispatlamayı bekliyorlar. Çarpıklık burada başlıyor. Yani bu insanları düşman olarak gördüğünde her hangi bir hak hukuk görmemeye başlarsın. Yani Kenan Evren’in gibi “Asmayalım da besleyelim mi?” demiş olursun. Yarın bunu da diyecekler muhtemelen.  Onu ‘FETÖCÜ’, onu “PKK”ci, Nuriye Gülmeni, Semih Özakça’yı “DHKPC”i diye tanımlıyorsun. İşte bu ‘Düşman hukukudur.’ Bunları toplumu ikna etmeyle rıza etme çabasıyla, toplumu kamplaştırıyor, aptallaştırıyor, bazı yerler de “FETÖCÜ’LERE daha kötü davranacağız” diye mesaj veriyor. İşte ‘Ölümü gösterip sıtmaya razı etme’ yani.

‘ÖLÜM FERMANI’

Yani biz o elbiseleri yırtıp bir daha kullanılmayacak hale getiriyorduk. Çünkü büyük bir baskının karşısında başka türkü seçeneğin olmadığı için bunu yapıyorsun. Bu açlık grevleri de çok tartışılıyor ama hakikaten bir direnme metodu bir çaresizlik hali ortaya çıktığı için yapıyorlar. Cezaevlerinde ki insanların silahları kendi bedenleri. Büyük ihtimalle kendi bedenleriyle bir tavır alacaklar. Bu yaşanacak ve bu uygulamaya koyulduktan sonra 150-200 gün sonrasını görebiliyorum çünkü bunların hepsini bire bir yaşadık. Ve ölüler tabutlar çıktı cezaevlerinden. Bunların hiç birini unutmadık ve bu karşımıza tekrar geldiğinde de yeminle  söylüyorum bu uygulama insanların ‘ölüm fermanının’ imzalanmasıdır aynı zamanda.  Ben bir yöntemi tayin etmiyorum. Elbette içerideki insan kendisi bilecektir nasıl davranacağını ama? bir de kara karganın rengi de karadır.”

Ertuğrul Mavioğlu kimdir?

1961 yılında Adapazarı’nda doğan Ertuğrul Mavioğlu, 1980-1991 yıllarında toplam sekiz yıl politik tutuklu olarak hapis yattı. Tutululuk süresi boyunca kaldığı süre boyunca cezaevlerinde yaşanan işkenceler ile hak ihlalleri, tek tip elbise uygulama süreçleri ile buna karşı verilen açlık grevleri ve ölüm oruçları direnişlerine katılarak o dönemlere tanıklık etti. Gazeteciliğe 1985’de Hürriyet gazetesinde başlayan Mavioğlu, Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu’ndan 1986’da mezun oldu. Mavioğlu, Yeni Çözüm dergisi ile Yeni Politika, Evrensel, Radikal, Cumhuriyet, Yeni Binyıl, Milliyet, Birgün gazeteleri ve İMC TV’de çeşitli görevlerde çalıştı.

Mavioğlu’nun ‘Bir 12 Eylül Hesaplaşması’ alt başlığı ile üç, Ahmet Şık ile birlikte hazırladığı Ergenekon davasının arka planını anlatan iki ciltlik kitapları ile son kitabı ‘Cenderedeki Medya, Tenceredeki Gazeteci’, kitabının yanı sıra yazarı olduğu 3 kitap bulunuyor.

RÖPORTAJ: ZÜBEYDE SARI / ONUR ÖNCÜ

VİDEOYU İZLEMEK İÇİN TIKLAYIN

© ozguruz.org Türkçe

Tarih 10.08.2017

2017-08-11T17:00:52+00:00