Avukat Yağmurdereli: AKP 50 yıl daha iktidarda olsa demokrasiyi ve huzuru sağlayamaz

Türkiye yaşanan son yıllarda yaşanan iktidar politikalarını ve  antidemoktatik uygulamaları değerlendiren yazar avukat Eşber Yağmurdereli iktidarın OHAL ve benzeri anti demokratik politkalarını “Refah ve huzur” için yaptığını açıkladığını, fakat toplumun şiddet ve terör ortamında olduğuna dikkat çekerek 15 yıldır iktidardalar ‘rehaf ve huzur’u sağlayamamışlar bir 50 yıl daha böyle iktidar olsalar da huzuru demokrasiyi sağlayamazlar” diye konuştu.

45 yıldır Avukatlık yapan yazar ve insan hakları aktivisti Eşber Yağmurdereli son yıllarda yaşanan iktidar politikalarını ve  antidemoktatik uygulamalarını #ÖZGÜRÜZ’e değerlendirdi.

Canlı yayında Zübeyde Sarı’nın sorularını yanıtlayan Yağmurdereli’nin değerlendirmesinden başlıklar şöyle:

‘BU SORUNLAR 90 YILLIK CUMHURİYETİN BİRİKTİRDİĞİ SORUNLAR’

“Geçmişteki Türkiye ile bugünkü Türkiye arasında pek bir fark yok. Geçmişte de demokrasi bütün kuralları ile işlemiyordu. 2000’li yılların başına kadar o dönemi vesayetçi dönem olarak adlandırıyoruz. Bu yıldan sonra da başka bir vesayetçi yönetim ortaya çıktı. Yani demokrasi ve özgülüklerin kullanılması önünde geçmişte de engeller olduğu şimdi de engeller var. Bu temel sorunları Cumhuriyetin kuruluşuyla tanımlamaya başlarsa, Cumhuriyetin iki temel yanlışı var. Birincisi 90-100 yıllık yaşananlar var ortada. İkincisi de  Demokratik özgürlükleri kullanamamanın önündeki engelleri devam ettiren bir anlayış var. Hükümetler geliyor, gidiyor, çok partili sisteme geçiş yapılıyor 1946’dan sonra olduğu gibi, hükümetler seçiliyor, darbeler oluyor, farklı anlayışlar iktidara geliyor. fakat temel sorunlar çözülmüyor ve bunlar hala devam ediyor.

‘BİRİNCİ MECLİSTEN SONRA TEKÇİ POLİTİKALARA GEÇİLDİ’

Cumhuriyet kuruluşunda 1. Meclis 3 sene sürdü. Bu meclisin bir özelliği vardı; hem savaşı yürüten meclisti… hem de savaşın bir meclis tarafından yönetilmesi tarafına ait bir iradenin ortaya çıkmış olması vardı ki bunu ben çok önemli buluyorum. Çünkü savaş ihtiyacını karşılayacak bir meclis o zamanın özellikleri ve durumu içinden seçildi ve Ankara’da toplandı. Ve buradan daha sonra sıkıntı yaratacak olan iki mesele gündemde değildi. Birincisi; bütün inanç kesimleri etnik kimlikler meclisteydiler, İnançlılar inançsızlar, Kürtler, Lazlar, Aleviler, Sünniler bu mecliste yer aldılar. Daha sonrasında çok partili bir deneme geçişi oldu. Bu durumun farklı yönlere gidileceği anlaşıldığı için Takrir-i Sükun yasasıyla bütün anlayışlar yasaklandı. Bunların içinde dönemin TKP’si de vardı. Cumhuriyetin öngördüğü çizdiği çerçeveleri zorlayan her  türlü inanç ve kimlik sahibi kesimlerin örgütlenmeleri engellendi ve bu bugün yaşadığımız ana sorunların temelini atmış oldu. Herkes “Türktür” denildi ve bundan başka bir şey kabul edilmedi. İnanç olarak da devlet Sünniliği seçti. Diyanet İşleri diye bir devlet kurumu da oluşturarak Sünniliği denetim altına çalıştı. Ama 100 yıl sonra geldiğimiz noktada tam tersi bir yere gelmiş olduk. Dolayısıyla kimlik sahipleri bastırıldı ama inanç sahipleri devletin içinde oluşturulan örgütlenmenin daha sonra bizzat devletin kendisi haline gelmesi gibi bir durum ortaya çıktı. Bugün yaşadığımız sorunların temeli de bu dönemlerden geliyor. Dolayısıyla Türkiye’de gerçek anlamda bir demokrasinin gelişmemesi  başlangıçta kimlikler ve inanlar üzerindeki baskıdan gelir.

‘KİMLİKLER ÖZGÜRLÜK HAKLARINI KULLANMAKTAN MAHRUM BIRAKILDI’

Kimliklerin üzerindeki baskı 90 yıldırı değişik biçimlerde Şeyh Sait isyanından başlamak üzere, Kürt kimliğinin ifadelendirilmesi şeklinde daha sonra PKK isyanına gelene kadar bir isyanlar ayaklanmalar dönemi yaşattı bu ülkeye. Bu devam ediyor çünkü bu kimlik mücadelesinin karşılığı olan şey yani kimliklerin tanınması bugün Türkiye’de yok. İnançlar meselesine gelince de dediğim gibi bu durum tam tersine döndü. Sonuç olarak bu ülkenin insanları o dönemde de olsa bu dönemde de olsa özgürlüklerini kullanmaktan uzaklar. Geçmişte düşünce özgürlüğü tanımı içinde bir sosyal sınıf tanımı içinde Kominizim düşman ilan edilmişti ve bütün yargı ona karşı şekillenmişti. Soğuk savaş dönemiydi, bu dönem bitince başka bir yere geldi. 28 Şubat’a geldi. O dönemde işte dini anlayışın önü kesilmek istendi bu da tam tersine döndü ve bugün yaşadığımız keşmekeş devam ediyor.

Demek ki şunu söylemek gerekiyor; bi ülkede demokrasi yoksa, özgürlükler kullanılamıyorsa herhangi bir rahatsızlık toplumsal dinamiğe yaslanarak ortaya çıkıyor ve hükmünü sürdürüyor. Yakın bir gelecekte de bu sorunların çözümü görünmüyor.

‘TEK TİP ELBİSE UYGULAMASI KİMLİKSİZLEŞTİRMEDİR’

Tek tip elbise politikası devlet baskısıyla o bireyin kimliksizleştirilmesini ifade ediyor. Yani devlet size bir kisve giydirir ve der ki “siz busunuz” bunla birlikte sizin sosyal kimliğiniz kişiliğiniz hiç bir önem ifade etmez siz sadece rejim karşısında o görünür kıyafet içinde sizin için ön görülmüş olan bu kimlikle dört duvar içinde durursunuz. Mahkeme cezaevi arasında o elbiseyle gider gelirsiniz. Bu şunu gösteriyor Türkiye’de, demin dediğim gibi demokrasinin gerçekleşmediği özgürlüğün kullanılmadığı şartlarda siz bu haklarınızı kullanmaya kalkarsanız sizin için iki yol vardır… Birincisi, mezarlık ve hapishane. Türkiye bunu çok yaşadı, Cumhuriyetten bu yana rakamlara vurursak 100 bine yakın insan hayatını kaybetti.  Bugün de 200 bin kişi içerdedir, Geçmişte sadece 12 dönemine bakarsanız milyonlarca insan hapishaneden gelip geçti. İdamlar oldu uzun sürekli hapisler, ben ve benim kuşağım en az 101-15 yıla arası cezaevinde kaldık. Yani özgürlükleri kullanma noktasında devlet karşısındaki her itirazınız karşı diğer uygulanan politika ise sürgündür. 1980’li yıllarda ciddi bir biçimde sürgün vardı. Daha öncede vardı. Bugün ise bu siyasi iktidar nedeniyle cezaevlerinde 200 bin kişi bir o kadar da yurt dışında sürgün olanlar var.

‘GAZETECİ OLMAK İÇİN SARI BASIN KARTI SAHİBİ OLMAK GEREKMİYOR’

Cezaevlerinde tek tip kıyafet altında kimliksizleştirilmek istenen insanlar arasında yüzlerce gazeteci, seçilmiş siyasetçi, düşünen insan var. Bu binlerce insan sırf muhalif oldukları için hapishanedeler. Muhalif oldukları şey ise bugünkü iktidarın politikalarının karşısında olmak. Mesela Cumhurbaşkanı son demeçlerinden birinde “Türkiye’de 2 tane gazeteci var hapishanede” diyor. Çünkü ikisi de sarı basın kartı sahibiymiş. Gazeteciliği sadece sarı basın kartı sahibi olmaya bağlamanın hiçbir gerçekçi yanı yok. Devlet zaten bu kartı ve onayı veriyor. Geçmişte bu sayı fazlaydı. Kart süresi dolanlara tekrar vermiyorlardı. Yani gazeteci olmanın kıstası sarı basın kartı sahibi olmaksa ve onu verende devletse demek ki gazeteci kimliğini tayin edende devlettir. Halbuki teknoloji basın medya o kadar gelişti ki, şimdi yaptığımız gibi internet yayınları var. Tv’ler vb şeyler var ve bunlara baktığımızda on binlerce insan basın mensubu olarak hayatını geçindiriyor. Siz bunun dışında kendinize göre gazeteci tanımı çıkarıp onların dışında kalanları gazeteci olmadığını çıkarabiliyorsanız cezaevine koyuyorsanız burada doğru olmayan bir durum vardır. Sonra yargının işleyişi var.

‘BUGÜN DE SORUNLAR ARTARAK DEVAM EDİYOR’

Bütün bunlara baktığınızda Türkiye’de geçmişten biraz daha fazla olarak aynı sorunlar yaşanıyor. Çok daha önemlisi ise bu sorunların ortadan kalkacağına dair bir siyasi irade henüz görünmüyor. Türkiye’de demokrasiye doğru bir evrilme umudu görünmüyor. Şu yönlü bir umut var sadece; Tarih kendisine uygun davrananları belli bir zaman sırtında taşır ama bu uygunluk ortadan kalktığında sırtından silkeler atar. Burada elbette bir irade müdahalesine ihtiyaç var ama, irade-, müdahaleyle bu sonucun ortaya çıkması noktasında bir olgunluk bir biriyle örtüşüyorsa tarih hükmünü verecektir, vermeye devam edecektir. Çünkü tarih düzeltir yani. Düzelttiği şey nedir? tarihsel gelişim yolundaki sapmalardır. Ana kronik durumları düzeltir.

‘RESTORE EDERKEN ÜLKEYİ 500 YIL GERİYE GÖTÜRÜYORLAR’

Bugün Milyonlarca insan Adalet için yürüyorsa bu insanların temsil ettiği bir şey var. Bu insanlar demokrasiyi demokrasi kültürünü temsil ediyor. Neyle suçlanırsa suçlansınlar bu yürüyüş neye bağlanıyorsa bağlansın hiçbir önemi yok bunun. Çünkü bu ülkede böyle bir gelişme var bu gelişmede 200 yıllık bir gelişmeyi temsil ediyor neredeyse. Dolayısıyla siz ‘Restorasyon’ diye Osmanlıyı hedefleyerek Cumhuriyetin kurumlarına karşı bir mücadele yürüttüğünü zaman orada duramazsınız. Çok kutsadığınız Abdülhamit’i de içine alan bir ‘Restorasyon’ yapmanız gerekiyor çünkü bu ülkede çağdaş eğitim sistemine geçiş yapan Abdülhamit’tir. Şeriat mahkemeleri yerine adalet mahkemelerini kuran, kadınlar için okullar açan Abdülhamit’ttir. Bugün ki eğitim, adli sistem uygulamalarıyla Abdülhamiti’de içine sokarak gerilere doğru gidiyor iktidar. Orada Sened-i İttifak var onu da atlıyorsunuz ve ta gidip dayandığınız nokta Yavuz Sultan Selim’in hilafeti getirdikten sonraki Osmanlı yapılanmasıdır. Onunda ideolojik çerçevesini çizen Ebu Suud Efendi’dir. Bugün onun fetvalarına bakın ki her sayfasından kan damlar. Aynen bugünkü ‘Restorasyon’ iddiasının çerçevesini oluşturuyor. Bu bakımdan bir önceki Başbakan’ın sanırım ifade ettiğiydi tam hatırlamıyorum. Ama bir çok kişide “1913 -1923 arasında kaybettiklerimizi 2013-2023 arasında tekrar geri kazanacağız” diyerek ifade etmişti. Şimdi ‘Restorasyonun’ başlangıç noktasını 1913 olarak kabul ediyorsanız. Bugünkü iktidar uygulamaları o dönemi tamamen aşan bir şeydir. Yani bu iddialarla orada duramazsınız. Yani Suud efendiye kadar 500 yıllık bir restorasyona sokmanız gerekir toplumu ki bu mümkün değil.

‘ÜLKEDE BÖYLE BİR YARGI OLURSA ADALET TALEBİ EN DOĞAL HAK OLUR’

Gözaltına alınan gazeteciler benim arkadaşlarım. Mesela yargılama başladığında  yurtdışından gelerek tutuklanan gazeteci arkadaşlarımız “Yurt dışına kaçma” gerekçeleri vb sebeplerle tutuklanıyorlardı. Adalet, yargının işleyişine buradan baktığınız zaman mesela ben 45 yıllık avukatım hayatımın yarısı avukatlıkla yarısı sanık olarak geçti. Ama her iki durumda da hukuk ve adaleti savundum. Böyle bir hayatınız varsa, yargı da bu ülkede böyle işliyorsa buna karşı adalet talebinde bulunmaktan başka daha doğal bir şet olamaz. Yürümek anayasal bir haktır.  Kimsede bu hakka müdahale edemez.

‘REFERANDUM SONUÇLARI TOPLUMUN İKİYE BÖLÜNDÜĞÜNÜ GÖSTERİYOR’

Özgürlüklerinin kullanımına ilişkin tek tek baktığınızda mesela; Düşünce Özgürlüğünü bugün siyasi iktidara karşı kullanamıyorsunuz. Demokratik toplum OHAL ile yönetilemez ve bunun gerekçesi de yoktur ama Cumhurbaşkanı bunun gerekçesini söylüyor “Huzur ve refah gelinceye kadar” diyor. Kendileri 15 yıldır iktidardalar “huzur ve refah” gelmemiş. Bir 50 yıl daha iktidarda olsalar da o “huzur ve refah” yine gelmeyecektir. Gelmeyince de yani bütün bir toplumu OHAL şartlarında yönetme iddiasına karşı toplum bir adalet talebiyle sokaklara dökülür. Adalet bugün Türkiye’de herkes için geçerlidir. Yani iktidara oy vermiş dahi olsanız birgün bu adaletsizlikten kaynaklı sizde payınıza düşeni alırsınız. Böyle olduğu içinde Kılıçdaroğlu’nun söylemine göre adalet yürüyüşüne iktidara oy vermiş insanlarda katılmış. Dolayısıyla yukarıdan aşağı baktığınızda bu toplum yarı yarıya bölünmüş görünse de, toplumun kendi dinamikleri içinde geçişgenlikleri var. Yani teraziyi sürekli yüzde 50’de tutamazsınız. Pek’de tutulur gibi gözükmüyor.

‘KUTUPLAŞMA TRAJEDİLERE YOL AÇACAK SONUÇLAR DOĞURABİLİR’

Yani 16 Nisan referandum sonuçlarına baktığımız zaman muhalefet bu seçimin gayr-i meşru olduğunu söylüyor. İddialar böyle ama sonuçlara baktığınızda bu ülkenin ikiye bölündüğünü gösteriyor. Bu bölünmenin tarihsel anlamına baktığımızda şunu görebiliriz: Bu bölünmenin bir yanında siyasi iktidar var. Bu bir çatı partisidir ve bunun içinde bütün İslami kesimler var. Diğer tarafta CHP var ve dikkat ederseniz kimse artık “Maraş’ın ötesine geçer miyim? geçmez miyim?” diye tartışmıyor. Ve bu karşı karşıya geliş demokrasiyi talep edenlerle diğer tarafın gelişidir. Tarihsel bir karşıtlığı ifade ediyor. Karşıtlık içinde yürüyenler demokrasi güçlerini temsil ediyorlar ve bu kesim içinde herkes var, inan sahipleri, Kürtler, Aleviler Sünniler, Çerkezler var. Yani demokrasi talep eden bir kesim var. Demek ki şunu söylemek lazım; Türkiye’nin geleceği bu iki küme olan toplum arasındaki ilişkiler, geçişler ve karşı karşıya gelişler üzerinden şekillenecek. Bu karşı karşıya geliş sonu onlarca yıl sürecek çatışmalara trajedilere yol açmasın ve bu demokratik tarzda çözülsün. Bunun çözümü de demokratik seçimlerdir. Benim umudum ve beklentim de bu yöndedir.

‘İKTİDAR BARIŞ VE ADALET İÇİN HİZMET ETMELİ’

Son olarak bugün Türkiye’nin gündemi ne olmalıdır? Tutuklu gazeteciler, siyasetçiler, aydınlar, belediye başkanları, bu insanlar sırf iktidara muhalif sözler nedeniyle içerdedir. Bu insanlar derhal cezaevinden çıkarılmalıdır. İki hapishanelerde hasta ölüm noktasına gelen tutsaklar var.  Bu tutsakların serbest bırakılmasına ilişkin Cumhurbaşkanlarının yetkileri olduğu halde bu yetkilerini kullanmıyorlar. Cezaevlerinde insanlar artık yaşayamaz durumda. Ceza infaz sistemi işlemez halde, çünkü 10 yılda bir af çıkarılması gerekiyor, bu af çıkarılmazsa infaz sistemi işlemez ayrıca yargıda işlemez. Mahkemeler iş yükünün altında kalkamazlar çünkü sistem bunun üzerine kurulmuş. Anayasa af olmamasına karşı 12 eylül rejimi bile bu sorunu gördü af çıkardı. Dolayısıyla bu sorunları ortaya çıkaran yargı ve yargıyı motive ve manipule eden siyasal iktidarın bir an önce bu politikalardan vazgeçmesi gerekiyor. Türkiye’de olması gereken, ülkede barış, bölgede barış, toplumda barış. Kısa sürelide olsa bir dönem çatışmasız süreçler yaşadı ve herkes ne kadar mutluydu. Şimdi tersi bir ortam yaşanıyor. Bugün toplum şiddet ve terör ortamında yaşanıyor ve bunu ortadan kaldırma noktasında olanda bugün ki iktidardır. Barış için hizmet etmesi gerekiyor eğer bunları çözmez ise tehdide varan politikalarla bu ülke idare edilemez.

Eşber Yağmurdereli’nin değerlendirmesini izlemek için tıklayın

© ozguruz.org Türkçe

Tarih 17.07.2017

2017-07-17T18:13:07+00:00