‘Bir Direnişin bilenenden de eski hikâyesi’ / Nuriye Gülmen’in arkadaşı Betül Havva Yılmaz yazdı

Betül Havva Yılmaz 

Geldiğinde otlar yemyeşil değildi. 2012’nin aylarından ikincisiydi, Eskişehir’di. Benim gelmişliğim de çok değildi, yarım yıldı hepsi hepsi. Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’ydü, Osmangazi Üniversitesi’ydi. En kadrolusundan ilk kez bir iş edinmenin, devlet kapısına memur diye atanabilmenin biraz şaşkınlığı biraz acemiliğiydi üstündeki. Benden bir gömlek daha tecrübeli sayılabilirdi gerçi. Ben İzmir’in bağrından yeni kopup sürüklenmiştim, o ise hazırlık sınıfıyla birlikte beş yıl okuduğu bölüme görevlendirmeyle gelmişti. Yeni mesai arkadaşlarının bir vakit talebesiydi, eskiden beri tanırlardı birbirlerini. Bölüme görevlendirildiği haberiyle birlikte, kendisinden önce, hocalarının hafızalarındaki ona dair öğrenciliğinden kalma anılar çıka geldi, bölüm koridorunda odadan odaya gezdi. Bu anılara yalnız kirli zihinlerde beslenip büyütülebilecek ve ancak pervasızlıkla ortalığa saçılabilecek çirkin yargılar da eşlik etmekteydi… Neyse, biz konumuza dönelim. Dedim ya, bilirlerdi birbirlerini. Ben onun gelişine değin “kızılcık şerbeti içtim, kızılcık şerbeti” dediğim için altı aylık mesaimin her bir saniyesi, bölüm erkânına dair düşüncelerim son derece menfiydi. O ise, geçmişin gözümüze sempatik görünmesinden midir nedir, hep şöyle söylerdi: “bu insanlar kötü insanlar değiller Betüşüm, gerçekten”, bana hep Betüşüm derdi, “farklı yerlerde duruyoruz, meseleye farklı bakıyoruz, bu aslında çatışmamızın temel sebebi”. Bilmezdi haklarında böyle düşündüğü kişilerin günün birinde “kötülük kitabı”nın bölüm yazarları olabileceklerini…

O sene ikinci ayından beşincisine yetişti mi, güneş henüz kuzeyde değildi, cancağzım tutsak edildi. O günlerdi, Eskişehir’e yaz bize sonbahar geldi. Zira bu tutsaklık gelecek kışın habercisiydi. Sendikamızın bir şubesinde katıldığı bir panel, gittiği bir konser ve saatlerce ip atladığı bir piknikti onu tutsak etme gerekçeleri. Evet, piknikti. Yeri gelmişken, o çok sever, en çok da çocukluğundaki gibi ip atlayabildiği için, piknikleri. Hiç unutmam bir halini, yine birlikte kaldığımız bir gecenin sabahı idi, bolca ip atlamalı bir pikniğin hemen ertesi. Yataktan çıkışı pek meşakkatliydi. İncecik bacakları yorgunluktan titremiş, adım atmayı becerememişti. “Yeni doğmuş zürafalara benzedin cancağzım, adım atmayı henüz öğreniyorsun sanki!” demiştim de gülmekten işe vaktinde gidememiştikti. Çok ip atlamış olmaktı o zamanlar cancağzımın yürümesine mani… Cancağzım’ı da aslında O söylerdi, pek söylerdi. Merhemle ovmuştuk bacaklarını, biraz iyi gelmişti. Aynı merhemi bir vakit koluna süreceğimizi o zaman bilmedik tabii. Eylemin birinde, gözaltına alınırken işkenceyle, onursuz polisin birince, kolu öyle bir kıvrılacaktı ki, yıllar sonra bile o ezik hissettirecek kendini, hakiki bir tedaviyi gerektirecekti. Lakin yine de bu ağrı sızıların hiçbiri, ama hiçbiri, bacaklarını tekerlekli sandalyeye, kollarını mecalsizliğe, elini kalemsizliğe mahkûm edecek türden değildi… Konumuza ısrarla yeniden dönmeli.

Tutsak düştüğünde dönemin son demleri, ödev teslim sürelerinin son günleriydi. Haliyle teslim edemedi ödevlerini ve derslerini geçemedi. 109 gün sürecek esareti bittiğindeyse kaçırmış olacaktı diğer dönemin kayıtlanma tarihlerini. Dolayısıyla sonrasında, finalinde cebren ve hile ile işinden edileceği iğrenç temsilde kötülerin işine yarayacak bir şeyi kaybetmişti: öğrenim süresinin iki dönemini. Kendisi ÖYP’liydi. Öğrenimini belirlenmiş bir sürede tamam edemezse işinden atılacağı gibi imzaladığı senetleri de faizleriyle birlikte geri ödeyecekti. Esas kadrosu Konya Selçuk Üniversitesi’ndeydi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi’ne görevlendirmeyle gelmişti. Senet yükümlülüğü bu sebeptendi. Bahsimiz neydi, hah iki dönemini kaybettiği. Diğer dönemlerinde belki cezaevinde değildi lakin söyleyebilirim ki bize yaşatılan mobbingin yarattığı ruh hali, hapsedilmişlikten farklı değildi. Dört duvar arası değil, bu tutsaklık güneş altında idi, üstelik tecritti. Önce bölüm çekti ipimizi. Angarya işleri yapmayı reddettiğimiz gün, isimliklerimizdeki Ar. Gör.’ün önüne bir de “saygısız” titri iliştirildi. Ve diğer araştırma görevlilerinden öğrenci arkadaşlarımıza kadar pek çok kişi bizimle yakınlık kurmamaları konusunda ikaz edildi. Kendileri zaten bırakın yakınlığı, selamı sabahı dahi çoktan kesmişlerdi. Lakin gözlerini üzerimizden çekmemişlerdi. Sözleşme yenileme zamanı geldiğinde cancağzımın aleyhinde kullanmak üzere “suç unsurları” toplamaya girişmişlerdi. Şeytanın aklına getiremeyeceği şeyleri “işini yapmıyor, düzeni bozuyor”a yorabilme meziyetlerinden, suç unsuru toplamakta hiç zorlanmadılar tahmin edersiniz ki… Örnek mi?

Cancağzım pek sever şarkı, türkü söylemeyi. Gün boyu inceden inceden acı tatlı nağmelerdir dilleri. İşte size suç unsurunun iyisi! Kirli tarihimiz ki nice romanların, şiirlerin, oyunların, filmlerin, şarkıların, türkülerin tutsaklıklarından müteşekkil değil mi? Usul bir mırıltıysa da çalınan kulaklarına, arada bir çay ocağında mesela, tuvalete girip çıkarken anlık karşılaşmalarında ya da, sakıncalı olsa gerekti, illa ki! Zaten işiten kulaklardan biri, Neşet Ertaş’ın kutsal varlığından bile ancak öldüğünde haberdar olan, bölümün baş polisi, bir yardımcı doçent hazreti ise cancağzımın nağmeleri elbette suç unsuru kabul edilecekti! Esasında belki de hak vermeli, gün boyu tesbih tanesi gibi ardı ardınca mırıl mırıl mırıldandığımız türkülerimizin her biri, değil mi ki cümle ezanın cefanın ezgisi. Doğrudur, suç unsurudur her biri, ezelden beridir ezenlerin suçlarının teşhiri! “Neler çekmiş halkım türküler şahit” dizeleri de hala cancağzımın facebook hesabında kapak görseli… Dönelim. Bu kıymetli suç unsuru, yani “bölüm koridorunda şarkı mırıldanmak” maddesi, yalnız tutanaklara değil bence akademinin, Mehmet Fatih Tıraş cinayetinden sonra daha yüksek sesle söylediğim, kana bulanmış tarihine de geçmişti. Diğer bir suç unsuru ise kapı dinlemesiydi. Evet, dinledi. Lakin sanılmasın gizli bir toplantıydı kulak verdiği. Aslında herkesin katılabileceği, bir yüksek lisans tez savunmasıydı kapının diğer tarafındaki. Savunulansa her aşamasında, gecelerinden sabahlarına yanında olduğu can dostu, yol arkadaşı Betüşünün teziydi. Onu heyecanlandırmamak için, aslında kabul edelim kendi kalbi kaldıramayacağı için içeri girmemiş, ara ara kapıya şöyle bir eğilip işler yolunda mı değil mi diye kontrol etmeyi tercih etmişti. Heyecanlanırdı, kalbi kaldırmazdı, bilirdi. Fakat sevdikleri için heyecanlanan o güzel kalbin bir zaman yetmezliğini de tecrübe edeceğini nereden bilsindi… Neyse. İşte bu da böylece kayıtlara kapı dinlemek olarak geçecekti. Bölüm böyle önemli suç unsurları toplayadursun, bir taraftan da rektörlük ve Eskişehir emniyeti işbirliğiyle cancağzımı yıldırmak peşindeydi. Gittiğimiz her eylem, katıldığımız basın açıklamalarının her biri bize adli ve idari soruşturmalar olarak dönerdi. Lakin onunkiler sakıncalılığından olsa gerekti hep benimkilerden daha ağır suçlamalar içerirdi. Bu sakıncalı haline sebep davadan bir zaman sonra beraat edecekti, fakat kendi ifadesiyle akademideki tetikçilerin gönlünde beraat edemeyecek ve görevine sakıncalı kişi olarak devam edecekti. Biz yine üniversite emniyet işbirliğine dönelim a dostlar, demişken, “a dostlar”ı da ne çok söylerdi…

Dedim ya, ama şehirde ama üniversitede attığımız her adım izlenir, yalnız adli değil idari soruşturmalar, yani üniversite soruşturmaları ardı ardınca karşımıza dikilirdi. Bölümdeki ve üniversite yönetimindeki tetikçiler kampüste geçirdiğimiz zamanlar için az önce anlattığım mantık düzeyinde suçlar türetir, polis de şehirde çekilmiş görüntülerimizi onlara servis ederdi. Misal, bu görüntülerin bir kısmı Ali İsmail Korkmaz için her hafta tutulan adalet nöbetlerindendi. Ali İçin Adalet Nöbeti, Eskişehir Emek ve Demokrasi Güçleri’nin sahiplendiği, cancağzımın da büyük özveri ve sebatla benimseyip devam ettiği, ettirdiği bir eylemdi. Alimiz için ısrarla, kararlılıkla, sabırla sürdürülmüş adalet talebiydi. Bu nöbetten dört yıl sonra bir başka adalet nöbetinde sizin de tanık olacağınız gibi; ısrarla, kararlılıkla, sabırla adalet istemek O’nun işiydi! Taşı delen suyun gücü değil sürekliliğiyse söylendiği gibi, evet O, değil çağlayıp gürleyen bilakis usul usul lakin bitimsiz akıp süzülen ve geçtiği yeri değiştiren, dönüştüren, yeşillendiren dupduru bir su gibiydi. Emniyetin ve kendisini onun bir dairesi zanneden üniversitenin teyakkuza geçmeleri bundan olsa gerekti. Ali için adalet talebimiz kadar korkutan kendilerini, Berkin için yaptığımız eylemlerdi. O zamanlar bilmediğimiz bir başka şeydi; Berkin’in vuruluşunun dördüncü senesinde, tam 100. günü olacağı O’nun açlığa yatırmışlığının bedenini…

Böyle böyle derken cancağzımın sözleşmesini yenilememeye yine de suç unsurları yettirilemedi. O zaman kanun kılıklı fermanlar yoktu demek ki. Sözleşmesi yenilendi. Fakat onu çok daha hain bir pusu beklemekteydi: öğrenim süresi. Yüksek Lisans tezini teslim edecekti, son aylara gelmişti. Nazım’ın oyunlarını çalışmıştı cancağzım, pek sevdiği Nazım Hikmet’i. Bilen bilir, ömrü törpüler tezin son demleri. Hele bir de kulağınıza çalınmışsa bir gün dahi gecikirse teslimi, kapının önünde bulacağınız kendinizi… Yazdı ama cancağzım, canhıraş yazdı bitirdi. Amma ve de lakin emniyet, üniversite ve bölümün ortaklaşa yazıp yönetip sahneledikleri iğrenç temsilin final vaktiydi şimdi. Kapanış tiradı bölüm erkânına bahşedilmişti. İlkin tez danışmanı bir tarih söyledi. “Şu tarihte getirebilirsin, sen bizim mesai arkadaşımızsın, herkese sağlanan esneklik sana da sağlanacak tabii ki” dedi. Neden sonra yine bizzat kendisi bölüm başkanıyla konuştuğunu, bölüm erkânının karşı çıktığını, bunun mümkün olamayacağını söyledi. Cancağzım kendisine verilen tarihe göre ayarladığı yazma işini, uykuya bir süre veda ederek öne çekilen tarihte tamam etmeyi de becerdi. Fakat bu defa da yazıp bitirdiği tezi danışmanı bir türlü okumak bilmedi. Zaman durur mu o da elbet akıp geçecekti, nihayet öğrenim süresinin sonuna gelindi. Ve tabii ki üniversitenin araştırma görevlilerinin öğrenim sürelerine hiç sual edilmeden ekleniverilen birkaç aylık süre, sakıncalı araştırma görevlisine çok görülecekti. Nihayet becermişlerdi, sakıncalı araştırma görevlisi gidecekti. 2015 senesiydi. Geçen sonbahara bakıyorduk şimdi, kışımız gelmişti.

Sonra yine dava süreci… Zaten Eskişehir idare mahkemesi uğrak mekânlarımızdan biriydi. Aldığımız her cezaya sendikamız aracılığıyla itiraz eder, teslim edilen haklılığımızla cezalarımızı sildirirdik gerisin geri. Son tahlilde sicillerimiz son derece temizdi En azından idare mahkemesinde hak teslimi yapılan günlermiş demek ki. Konumuza dönersek, cancağzım cebren ve hile işinden edilmesine de elbette itiraz etti. Kaybettiği iki dönemi geçti, hiç değilse sonunda beraat ettiği halde mağduriyetine neden olan tutsaklığının 109 günü öğrenim süresine eklensin istedi. İdare mahkemesi yine cancağzımın apaçık haklılığını görmezden gelemeyecek ve nihayetinde “109 gün öğrenim süresine eklene” hükmünü verecekti. Sonrasında ise işler yine de yoluna girecek değildi… Devamı ise anlatmakta ne kadar ihtimam göstersem de eksik bırakabileceğim, düpedüz bayağı bir kara komedi. Kötülerin zaferi hayal ettikleri kadar uzun sürmemişti. Sakıncalı araştırma görevlisinden sonsuza dek kurtulmayı becerememişlerdi. Ah şu idare mahkemesi, bütün emeklerini heba etmişti. Şimdi cancağzım geri, onların kirli oyunları da başa dönecekti. Kötüler ilkin karara itiraz edecek fakat reddedileceklerdi. Ardından cancağzımı bir türlü işe başlatmamak olacaktı hamleleri. Kadrosu Konya’da idi orada mı başlaması gerekti yoksa işinden edildiği görev yeri Eskişehir’e mi olacaktı iadesi? Eskişehir Konya’ya Konya Eskişehir’e atıp durdu meseleyi, kimin elinde patlayacağı belli olmayan bir bombaydı sanki. Fakat bu batasıca düzenin gereği ezilenler yine ezilecek, kötüler galip gelecekti. İmdatlarına darbe girişimi yetişti… Bu girişimin ardından Olağanüstü Hal de ilan edildiğine göre artık rahat bir nefes alabilirlerdi. Kendilerinden olmayanı kazımak için, hayaliyle yaşadıkları akademik soykırımı ivedilikle başlatmak için bir vakitler türetmekle uğraşıp didindikleri suç unsurlarına ihtiyaçları yoktu şimdi. Değil suç unsuru paşa gönüllerinin istediğini yapmalarına hiçbir şey engel değildi. Hatta öyle ki cancağzım açığa ilk alındığında henüz iadesi gerçekleşmemiş, iş başı bile yapmamış idi.

Malumunuz hikâyenin gerisi… Çok değil sadece bir adım öncesinden haberdar değilsiniz belki. Anlatayım efendim. Cancağzım açığa alınınca önce Eskişehir’de sonra başka başka şehirlerde kurum kurum, kapı kapı, kişi kişi gezdi. Herkesi, hepimizi birlikte düşünüp birlikte öreceğimiz kolektif bir direnişe davet etti. Fakat biz hepimiz fena halde OHALdeydik ne yazık ki. Aslında biraz da endişelerimizle kendi kendimiz olağanın üstüne evirmiştik halimizi. Biz bu hal-i pür melalimizle cebelleşeduralım O, bir başına, elinde bir pankartla Yüksel caddesine gidecekti. Ve bu küçük sokaktaki küçük İnsanhakları Anıtı’nı tanıklık zamanımızın en büyük direnişlerinden birine mesken edecekti. O, Türkiye’nin bu zifir karanlığında umutla parlayan bir yıldız şimdi. O, artık hepimizin cancağzı hepimizin Nuriyesi…

200’ü aşkın gün önce, ilk sloganı belki biraz çekingen henüz yankılandığında Yüksel’de, bilmezdi Eskişehir’den dostumuz, benim kuzucuğum, Semih’in de ona yoldaşlık edeceğini; direnişi birlikte büyüteceklerini. Elbet tahmin etmişti defalarca gözaltına alınabileceklerini, tutuklanabileceklerini. Ve evet, hep üstüne düşünüp taşındığıydı; toplayacağı imzalar, yapacağı açıklamalar, çağrılar sonuç vermezse açlığa teslim etmek bedenini… Fakat bilemiyorum hiç aklından geçmiş miydi açlıklarında yüzüncü günü devirip yine de sürdürecekleri. Yine bilemediğim –belki de bilmeyi hiç istemediğim- bir başka şey de endişe ve keder harcıyla üstü üstüne dize dize göğe yükselttiğimiz bu günlerin en nihayetinde nasıl bir anıta dönüşeceği. Gölgesinde zafer halaylarının mı çekileceği yoksa elden ele karanfillerle ziyaret mi edileceği…

Velhasılı kelam, yalnız işini geri almak değil insanca yaşamak oldu aslında her zaman Nuriye’nin meselesi. Elbette bütün bu baskıyı, zulmü, alçaklığı, haysiyetsizliği tecrübe eden bir tek kendisi değildi. Öyle ya, az ya da çok öyle veya böyle geçmişten bugüne pek çok kişi bu düzenin çürümüşlüğünden aldı ve alıyor nasibini. Lakin bu nasipdarların çoğundan farklı olarak Nuriye, her zaman mücadele etmeyi seçti. Değil 200ü aşkın bir süredir aslında kendi ifadesiyle faşizmle tanışıklığından beridir sürüyor mücadelesi. Bana hep “Faşizm gelip oturduğun koltukta bulur seni” derdi. Nitekim oturduğum koltukta attığım bir imzayla işimden, ekmeğimden, emeklerimden edilmemin, her şeyi bırakıp bir başka diyara sürüklenmemin olamaz herhalde daha iyi bir tarifi… Mücadelesi demişken, sanmayın ki a dostlar bütün bunlar olurken cancağzım yüzünü dökerdi. Aksine O, sizin de aylardır şahitlik ettiğiniz gibi, hep gülümserdi. O gülümserdi bulutlar giderdi, her şey yenilenirdi. Şehre bir film gelirdi, iklim Akdeniz’e değişirdi. Direnişinin heybetine bakıp da aldanmayın, O bir başka âlemden düpedüz Yüksel’e inmedi. Sanmayın ki Nuriye olağanüstü nitelikler kuşanmış bir destan kişisi. Ya da düşünmeyin ki O bir mücadelenin, sapasağlam bir iradenin sadece ete kemiğe bürünmüş hali. O çok da hayatın içinden, tam da sizler gibi, bizden biri… Çocukları, yaşlıları, öğrenci arkadaşlarını, dostlarını, Beyzasını, ablasını, memleketi Kütahya’yı, yoldaşlarını, halkını çok sever Nuriye. Kahvaltı sohbetlerini, kınalamayı ellerini, çaya batırarak yediğimiz çikolatalı bisküvileri, annesini, yeğenlerini, kedileri, çiçekleri çok sever Nuriye. Okumayı, yazmayı, birlikte düşünüp taşınmayı, tartışmayı çok sever Nuriye. Düşündüğünü açıkça söylemeyi, hata yaptığında özür dilemeyi, insanlar için emek vermeyi çok sever Nuriye. Çok renkli giyinmez, makyaj yapmayı pek tercih etmez, öyle gösterişli takılarla da arası yoktur ama küpeler takmayı çok sever Nuriye. Şarkı türkü söylemeyi, en çok da ip atlayabildiği için piknikleri, bisiklete binmeyi, denize girmeyi, dağlarda gezmeyi çok sever Nuriye. Uzatmaya ne hacet, yaşamayı, ama insanca yaşamayı, yaşamını ortaya koyacak kadar çok sever Nuriye!

Upuzun bir eteği vardı severek giydiği, renkli renkliydi ama daha çok mavi; bisikletine bindiğinde, önü sepetli, dalgalanırdı eteği de akıp giden nehirler gibi. Eskişehir’in sokaklarında öyle neşeli, serin bir rüzgardı sanki, süzülüp giderdi. Ne güzeldir o sokaklarda onunla olmak şimdi! Apartmanın önüne geldi mi, zile basmak hiç adeti değildi, aşağıdan betüüüüş betüüüş diye seslenirdi. Ah yine memlekette, aynı şehirde, ama hayalini kurduğumuz, insanca yaşayacağımız bir düzende, yine birlikte olabilsek şimdi… Yine duysam sokakta O’nun sesiyle yankılanan ismimi. Gelse bisikletiyle, dolduruverse neşesiyle, gülüşüyle, sesiyle şirin mi şirin mahallemizi.

Sahi, nicedir görmedim, memlekette otlar şimdi de yemyeşil değil, öyle değil mi?

© ozguruz.org Türkçe

Tarih 03.07.2017

2017-07-03T10:54:20+00:00