Referandum gecesinden beri 4 şarkı dönüp duruyor aklımda.

İlki Leonard Cohen’in Everbody Knows adlı harika eseri: “Herkes biliyor ki, savaş bitti, iyiler kaybetti, kavga hileliydi; yoksullar yoksul kaldı, zenginler zenginleşti. Herkes biliyor ki, böyledir dünyanın düzeni… Herkes biliyor ki gemi su alıyor ve kaptan yalan söylüyor, herkeste alabildiğine bir iç sıkıntısı…” diye biraz yorumla çevirebiliriz sözlerini. Türkiye tarihinde hilesiz bir seçim yoktur desek yeridir ama 16 Nisan 2017 referandumundaki hilelerin miktar ve çeşitliliği şeytana pabucunu ters giydirecek düzeydeydi. Resmi sonuç %51 ile Evet kazandı dese, Türkiye ve dünya medyası bunu kıl payı zafer olarak tescillese de açık olan, milyonlarca oyun çalınıp sahte oylarla sonucun değiştirildiğiydi. Herkes biliyor ki kavga hileliydi ve iyiler kaybetti…

Kafamda dönen ikinci şarkı Pir Sultan Abdal’ın sözleri ve Cem Karaca’nın müthiş yorumuyla “Demedim mi?” adlı eser: “Bu bir rıza lokmasıdır, yiyemezsin demedim mi?, Bu bir demdir gelir geçer, duyamazsın demedim mi?” diyor sözleri. Bu referandumun bir çözüm üretmeyeceği, dahası toplumu karpuz gibi ortasında yarıp böleceği, hangi taraf kazanırsa kazansın bunun bir zafer olmayacağı aklı selim sahibi olan herkesçe biliniyordu ve dile de getirildi. Nitekim öyle de oldu; toplum tam ortasından yarıldı, sonuç iki tarafa da tat vermedi. Toplumun en az yarısı rıza göstermedi ve zafer kazandığını ilan eden tarafın boğazına bu rıza lokması takılmış olmalı ki, zafer pozlarındaki tarumar suratları objektiflerden kaçamadı…

Üçüncü şarkı Türkiye’nin en yetenekli Blues müzisyeni iken terk-i dünya eden Yavuz Çetin’in “Yaşamak İstemem Artık Aranızda” adlı parçası… “Bana öğretilen her şey, bana önerilen her şey, bana dayatılan yaşantı, işe yaramaz bir çöplük. Yarattığınız sistemler, kullandığınız yöntemler… Yaşamak istemem artık aranızda!” Çok çatlaklı Türkiye toplumu bu kez öylesine yarıldı ki, tanıdığım birçok kişi yıllardır yaşadığı evini, sokağını, mahallesini, şehrini ve hatta ülkesini değiştirip ötekine dokunmadan, görmeden yaşayacağı bir imkan peşinde. Düne kadar akraba olan, komşuluk eden insanlar Evetçi/Hayırcı diye ayrıştı ve diğeriyle beraber yaşamak istemez hale getirildi. Ne yalan söyleyeyim, benim içimde de yeniden memleketimde huzur içinde yaşayabilecek miyim, nerede kiminle diye bir derin kaygı süregidiyor…

Dördüncü şarkı Necdet Atılgan’ın sözleri, Sadi Işılay’ın bestesi ve Zeki Müren’in eşsiz yorumuyla “Bende hicran yarasından da derin bir yara var, ona biçare gönül boş yere bir çare arar, kurtuluş yok aradan geçse de aylar yıllar, ona biçare gönül boş yere bir çare arar…” Doğrusu epeydir hicran yani ayrılık yarasından da derin bir hissiyat yoklayıp duruyor beni. Memleketten, sevdiklerden ayrı kalmanın ötesinde, çaresizlikle sarmalanmış bir tarifsiz keder. Şarkı başlar başlamaz insanın eli biçare kadehe gidiyor ama ne yalan söyleyeyim, rakının tadı bile tuhaf oluyor gurbette…

İçimdeki pikapta bu şarkılar çaladururken olabildiğince sosyal ve asosyal medyayı izleyip referandumu düşündüm. Yüzsüzce kazandık diyenleri, asıl biz kazandık diyen yenikleri, onların kazandık naralarında bile neşeden çok öfke ve nefret saçışlarını, suçlayacak birilerini, içlerindeki hainleri arayanları izledim, savaşın kazananı olmaz sözü aklımda olarak…

Siyasetin mahareti rıza üretimi ile ölçülür. Demokratik liderlik salt baskı ile değil ikna ve rıza ile ilerler. Mahir siyasetçi zor konularda farklı fikirleri kendi söylemine ikna edip eklemleyebildiği oranda hegemonyasını güçlendirip iktidarını koruyabilendir. Bu zorla, baskıyla yapılınca zaten demokratik siyaset denmez. Referanduma konu edilen maddeler toplumun düşünüp müzakere ettiği, demokratik bir tartışma ile değerlendirdiği, kamu vicdanında karşılık bulmuş bir mesele olmadığı gibi, iki taraf için de bir kutuplaşma ve inatlaşma hattına dönüştürülmüştü. Yapılacak olan bir referandum değil bir savaştı adeta, kampanyalar da bu minvalde örüldü. Aylar öncesinden sonucun kafa kafaya olacağı, kim kazansa bunun zafer olmayacağı belliydi. Dahası böylesine gerilmiş bir toplumu yeniden birarada huzur içinde yaşatmanın eskisi kadar kolay olmayacağı gibi bir yakıcı gerçek mevcuttu. Türkiye, referandum adı verilen böyle bir iç savaşa sokuldu. Vatandaş ise ne yapsın, görev bilip gidip oyunu kullandı. Kimi ilahi bir aşkla hile yaptı, kimisi devletten sandığı korumaya çalıştı.

Şimdi gelin 16 Nisan 2017 gecesindeki resmi sonuçların ardından liderlere, taraflara göz atıp bir hasar tespiti yapalım, kim ne kazanmış ne kaybetmiş anlamaya çalışalım:

Erdoğan devletin tüm imkanlarına, baskılara, tehditlere, OHAL’e rağmen beklediği zafere ulaşamadı. Neredeyse bütün büyük şehirlerde Hayır galip geldi; AKP’nin kalesi olarak görülen birçok yerde bile beklenilen oy oranlarına ulaşılamadı, YSK ve sahte oylar devreye sokularak, kazanılan hileli bir zafer ona da tat vermedi ve her zamanki gibi öfkelendi, öfkesini şimdilik haçlılara ve hayırcılara yöneltti.

Kılıçdaroğlu’nun genel pasif ve naif denilebilecek muhalefetini kampanya boyunca sürdürmesi belki de hayır cephesinin en zayıf karnıydı. Oysa tarihi bir fırsat sunmuştu kader; pısırıklığı ile kaybetti, kaybettirdi. Çalınan milyonlarca oyun öfkesiyle sokağa dökülen seçmenin aynası dahi olmayı beceremedi Kılıçdaroğlu. Muhtemel ki bu tavrı, uzun vadede ona CHP’deki konumunu da kaybettirecek.

Bahçeli’yi partisi ve tabanında ciddiye alan kaldı mı bilemiyorum ama referandumda ne oyu verdiğini, partisinin de kendisinin de bilmediği kanaatindeyim. Kanımca bu yanar döner siyaset tarzı ile AKP içindeki bir koltuğu dahi kendisine garanti etmiş değil.

Demirtaş’ın cezaevinden resimle, öyküyle, türküyle ürettiği pozitif ve zarif siyaset de maalesef kazanamadı. Bütün bu sanatsal üretim, savaş meydanına yaraşır değildi zaten. O nedenle şahin kanadı kesmedi, Hayırlı bir sonuca da yetmedi. 6 milyon oy almış bir lider mahpus olarak oy kullandı, tarihe böyle geçti.

Evetçiler cephesini midem kaldırdığı kadarıyla izlemeye, anlamaya çalışıyorum: Onlardaki bu nefret, intikam ihtirası ve şiddet eğilimi ne zaman durulacak diye  meraktayım. Bir yandan ise yüzsüz bir gurur, öte yandan hileyle cebirle kazanmanın tatsızlığı hissediliyor sözlerinde. Takiyye, -mış gibi yapmak en yetkin oldukları alan, ama kazanmış gibi davranmayı beceremiyorlar yine de.

Hayırcılar bu kez çok yaklaştıkları bir galibiyette, son dakika golü ve şike düzeyi karşısında şaşkınlık, hüsran ve haklı bir öfke içindeler. Ama asıl kazanan biziz. “Bu daha başlangıç” diyenlerde dahi, “Köprüden önceki son çıkışı kaçırdık ve bizi asla şampiyon yapmayacaklar zaten” hissiyatı hakim.

Liderler ve taraflara bakıldığında kazanan yok, görülüyor ki herkes ağır yaralı… Ama en perişan halde olan kuşkusuz Türkiye demokrasisi. Seçim kampanyasındaki düzeysizlikler ve bayağılıklar bir yana seçimin hileyle ters çevrilmesi ve Erdoğan’ın “Boşuna uğraşmayın, atı alan Üsküdar’ı geçti”  ve “Sür eşşeği Nigde’ye” şeklindeki veciz ifadelerinin ardından, bundan sonra Türkiye’de kreşteki oyundan mahalle maçlarına kadar her yerde başarı için her yolun mubah sayılacağı yeni bir ahlak anlayışı göreceğiz. 16 Nisan’daki usulsüzlük festivalinin ardından reel siyasete, parlamenter sisteme, seçime, oy vermeye inanan vatandaş kalmış mıdır bilinmez. Öte yandan referandum sonucuyla zaten parlamenter sistem rafa kalkmış, OHAL’in yeniden uzatılması kararı ile de sıkıyönetim Türkiye demokrasisinin değişmez bir rutini haline gelmiş bulunuyor.

Bu savaşın sonunda maalesef insanlık da kaybetti: AKP’nin milliyetçi oyları hedefleyerek Avrupa kentlerinde propaganda yapma teşebbüsleri hem Türkiye’deki yabancı düşmanlığını, hem Avrupa’daki yabancı düşmanlığı ve İslamofobiyi güçlendirdi. Referandum sonrasında Erdoğan’ın ilk mesajı da maalesef idam ve batıya iyice sırt çevirmek oldu. Avrupa sağı da yurtdışında yaşayan Türklere kapıyı göstererek, “Ait olduğunuz yere gidin” demekte gecikmedi. Türkiye’nin uluslararası toplumun saygın bir üyesi olması ihtimali de daha da güdük bir hal aldı.

Referandum savaşının bir başka kaybedeni de tahmin şirketleridir diyebiliriz. Sürekli ürkek, utangaç ve kararsızlar oylardan dem vurup buna göre hassas tahminler yapan bu şirketler YSK’nın utanmazlığını, Erdoğan’ın kararlılığını, baskı altında kullanılan ve çalınan oyları dikkate almayınca isabet tutturamamış oldular. Bundan sonraki tahminlerinde mühürsüz pusulalar ve çalınan oylar nasıl bilimselleştirilip istatistikleştirilecek acep? Bundan böyle tahmine ihtiyaç duyulacak bir seçim olacak mı diye sormak daha doğru olur belki de.

Türkiye’de bağımsız medya ve habercilik diye bir şeyden söz etmek ne kadar imkanlı bilemiyorum ama muhalif sayılabilecek medyaların dahi AA sonuçlarını haberleştirdiği ve hileli sonucun meşrulaşmasına katkı sağladığını gözlemlemek kaygı vericiydi. Dünya basını açısından da Türkiye’de olan biteni sağlıklı izlemenin kolay olmadığı anlaşılıyor. Çoğu medya kuruluşunun temsilcileri ülkeye girme yasağı veya endişesiyle dışarıdan izlemek durumunda kalınca yabancı basının çoğunda da Erdoğan’ın kritik zaferi, kıl payı kazanım gibi manşetler görüldü, hile, cebir, milyonlarca tartışmalı oy satır aralarındaki şaibe sözü ile geçiştirildi. Sosyal medyadaki çırpınışlar ise ana damar medyada pek yer bulamadı.

Erdoğan’ın egemenliğinde bölgede güçlü Türkiye isteyenler referandum sonucunda eriyen bir Erdoğan iktidarı nedeniyle endişeliler, ancak tablo Erdoğan’ın düşüşünü bekleyenleri sevindirecek nitelikte de değil. Yüzde 50 ile zafer olmaz, yüzde 80 ile olmayacağı gibi, başkalarının acılarının üzerine mutluluk inşa edilemez çünkü.

Daha önce de söylendiği gibi bu tarz bir referandum uzlaşı üretmez aksine böler ve kutuplaştırır. Sonuçları değerlendirenlerin Evetçi-Hayırcı analizleri de bu minvalde. İki taraftan da çeşitli hainler tespit edildi bile: Cahil köylüler, arkadan vuran ülkücüler, gizli FETÖ’cü AKP’liler, yeterince oksijen alamayan İç Anadolu, dönek Kürtler gibi hain tanımlarıyla daha rafine toplumsal ayrılık hatları tarif edilmeye başlandı bile. Bu yeni kutuplaşmalar, maalesef yeni nefretlerin, yeni rövanşların tohumunu ekecek nitelikte.

Savaşın kazananı olmaz, bu referandumda da kazanan yok. Velhasıl, bende hicran yarasından da derin bir yara var… Yine de gelin bir şarkıya sarılıp umutlu olalım: “Dibe vurduk yine, çok pis vurduk. Canı yandı dibin bile, mahcup olduk.” Ama bu dip ise, bir çıkışı da olacaktır. Ve savaş, en azından Barış’ın ne kadar elzem ve erdemli olduğunu öğretir, acıyla da olsa…

Erbatur Çavuşoğlu