Fotoğraf: Bülent Kılıç / AFP

Seçim gecesi Erdoğan’ın çehresine dikkat ettiniz mi?

15 yıldır televizyonda her gün, her gece onun yüzünü gördüğümüz için artık her jestini, her mimiğini biliyoruz. Suratının ne zaman öfkeyle karardığını, boyun damarlarının ne zaman patlarcasına şiştiğini, “Eyyy” diye lafa girdi mi, kimleri diline dolayıp hedef seçtiğini… Hepsini, hepsini ezbere biliyoruz.

Ama Pazar gecesi saat 22.13’te, Huber Köşkü’nde kameralar önüne çıktığında “O eski halimden eser yok şimdi” şarkısını söyler gibiydi. Artık fenomen olan, lacivert üstüne mavi kare çizgili ceketini giymişti yine, ama zafer gecelerinde balkondan gürleyen o lider gitmiş, yerine ezik bir politikacı gelmişti.

O saatte, sandıkların yüzde 99’u açılmıştı ve o, büyük kentlerin tamamını kaybettiğini, sandıktan ancak hile ile ve kılpayı “Evet” çıkarabildiğini anlamıştı. Bunu duyuran rakamlar, konuşması boyunca ekranda, başının üstünde, bir Demokles kılıcı gibi yazılı durdu. O, hayal kırıklığının yarattığı keyifsiz bir eda ve sıkıntılı bir ses tonuyla 11 dakika 50 saniyede, önündeki metni okudu.

Yandaki damadının kaygılı bakışları arasında “Oyunun rengi ne olursa olsun sandık başına gidenlere” teşekkür etti. “Bu, 80 milyonun zaferidir” dedi. Daha iki gün önce bütün “Hayır”cıları terörist ilan ettiğini unutmuş gibiydi.

Normalde, öyle herkesi kucaklayıp hepsine teşekkür edecek biri değildi. Halinde mağlup bir hava sezenler, onun yenilginin dersiyle önümüzdeki süreçte uzlaşmacı bir çizgiye gelebileceği üzerine oracıkta iddiaya girdiler; kaybettiler.

Onu baştan beri iyi gözlemleyenler, ilk şoku atlatınca üste çıkıp hemen karşı saldırıya geçeceğini tahmin ettiler; kazandılar.

Erdoğan 10 dakika sonra, saat 22.32’de yanında ailesi olduğu halde köşkün balkonuna çıktı. “Dik dur eğilme/ Bu millet seninle” seslerini duydu. Kitlelerin alkışıyla yıkandı. Sloganıyla silkindi, o ezik havayı üstünden attı:

“Kardeşlerim, şurada 1 saat içinde toplandınız, bu ne büyük bir aşktır, bu nasıl bir sevdadır” diyerek onları kutsadı.

Beklediği tepkiyi alınca da hemen bildiğimiz Erdoğan’a dönüştü. Kendisine saldıran “7 düvel”ı suçladı. “Dik durduk” dedi. Sonra içinde bastıramadığı öfkeyi serbest bıraktı:

“Aç tavuk kendini buğday ambarında sanırmış ya… Bazı televizyonlarda falan, bu neticeyi küçümsemeye gayret edenler var. Boşuna uğraşmayın. Atı alan Üsküdar’a geçti haberiniz yok.”

Bunu dediği sırada Üsküdar’ı kaybetmişti.

“Yenilsen de yenmiş gibi davran”. Liderlik sırlarından biri buydu.

Bu sefer 15 dakika konuştu. Kılıçdaroğlu’nu yuhalattı. “İdam isteriz” diye haykıran kitlesine, darağacı vaat etti.

“80 milyon”u tamamen unuttu; kendi 25 milyonuna konuştu. Yıldırım’a, Bahçeli’ye AK Parti’ye MHP’ye, BBP’ye, Hüda Par’a teşekkür etti.

“Hayır diyen de bizim yurttaşımız” dese “Kendini aştı” sananlar olabilirdi; demedi.

Yeni anayasaya göre de o artık ulusun değil, partisinin başkanıydı.

Yıllardır onu izleyen, üzerine belgeseller de yapmış biri olarak kriz anlarındaki tavrı ve davranış kodları üzerine bazı tespitler yapmak istiyorum.

Elimizde yeterince örnek var:

Mesela 17 Aralık 2013 sabahı…

Mesela 7 Haziran 2015 gecesi

Mesela 15 Temmuz 2016 akşamı…

Onun dibe en yakın olduğu zaman dilimleri…

Bu tarihi anlardaki davranış kodları incelendiğinde benzer refleksler çıkıyor ortaya…

İlki şu:

Darbe aldığında bocalıyor Erdoğan… Neredeyse

çöküyor. Panikliyor hatta…

Büyük yara aldığı 7 Haziran seçimleri sonrasını hatırlayın:

Kendine gelmesi 3 gün aldı. Pazartesi, Salı, Çarşamba günleri hiç ortada görünmedi. Perşembe sabahı bir mezuniyet töreninde ortaya çıktı. İlginç bir şekilde “Herkes egolarını bir kenara koymalı” açıklaması yaptı. Belki de kendisininkini kastetti.

17 Aralık sabahı da aynı şey oldu. Bakanlarına yönelik operasyonu Ankara Subayevleri’ndeki evinde öğrendi. Asıl hedefin, ailesi ve kendisi olduğunu anladı. Hemen kızını İstanbul’a yolladı. Sonra panik, ona hata yaptırdı:

Telefonla Bilal’i uyandırıp “Hemen amcanı ve Ziya enişteni al. Evde ne var, ne yok, çıkar” dedi.

Aşırı güvenden veya o anki telaştan kaynaklanan bir tedbirsizlikti bu… Telefonun dinlenebileceğini düşünememişti. Yoksa “Tamamıyla sıfırlamanızda fayda var” der miydi? Ya da oğlu aracılığıyla Zekeriya Öz’e ulaşmayı dener miydi?

15 Temmuz da o kaos gecelerinden birini yaşadı.

Bilal görüşmesinde adı geçen “Ziya enişte” o gecenin de başkahramanıydı. Erdoğan darbe girişimini, Marmaris’te kalmakta olduğu otelde, 21.30’da ondan gelen telefonla öğrendiğini iddia etti. Duyduklarına inanamamıştı:

“Ziya dalga mı geçiyorsun, ne alakası var” demişti.

MİT Müsteşarı’nı ve Genelkurmay Başkanı’nı aramış, ulaşamamıştı.

Cumhurbaşkanı, böyle kritik bir gecede bu iki isme ulaşamıyorsa, devletin iplerini elinden kaçırmış demektir.

O gece bu hissi yaşadı Erdoğan…

Burada Erdoğan’ın bir başka liderlik özelliğine geliyoruz:

Önce paniklediği halde çabuk toparlanıyor. Ve büyük bir kurnazlıkla, anında karşı atağa geçiyor.

17 Aralık’ta bütün o paniğin sonunda saat 13.00’te Konya uçağına bindiğinde ne yapacağını bilir gibiydi mesela…

Uçaktan inince doğruca kendisini kalabalıkların içine attı.

Son referandum gecesinde olduğu gibi, onlardan aldığı güçle, en dipte olduğu noktada ayağını yere vurup yine üste çıktı:

“Hiçbir tehdide boyun eğmeyeceğiz” dedi ve milleti, arkasında durmaya çağırdı.

Aslında, işin aslını bilince, bu durumlarda daha çok Erdoğan’ın, milletin arkasında durduğu anlaşılıyor. Çünkü o gün, kürsüden iner inmez ilk işi, yeniden Bilal’i arayıp “Her iki tarafı da boşalttınız mı” diye sormak oldu. Bilal, tedbirsizlik edip “30 milyon Avro daha var, eritemedik” deyince “Sakın telefonla konuşmayın” diye tembihledi. Çok geçti. Görüşme kaydedilmişti.

Yine de 17 Aralık sabahı aldığı darbeyi, öğleden sonra tersine çevirmeyi, kendi dosyasını unutturup polislerini hırsız ilan etmeyi başardı.

7 Haziran’da toparlanması daha uzun sürdüyse de 3 günün sonunda, bambaşka bir oyun planıyla çıktı sahneye:

“Sayın Baykal’ı davet ettim, kendisiyle görüştüm. Süreci değerlendirdik” dedi.

Akıl almaz bir karşı atakla, kendi düşüşünü unutturup karşı tarafı karıştırmıştı.

7 Haziran sonrası ikinci hamlesi, Dolmabahçe zirvesiyle ilgili geldi.

Kendi başlattığı müzakere sürecinin, partisine oy kaybettirdiğini görmüştü. Seçimden birkaç hafta sonra “Dolmabahçe mutabakatı ifadesini doğru bulmadığını” söyledi, masadaki tüm adamlarını geri çekti ve çatışma süreci yeniden başladı.

5 ayda o kadar çok kan aktı ki, 5 ay sonra yeniden sandıklar kurulduğunda 5 milyon kişi, oyunu değiştirip AKP’yi yeniden eski oranına getirdi.

15 Temmuz gecesini zaten biliyorsunuz:

Biraz kendini toparlayınca koyu renk takım elbisesiyle otelinin kapısına çıkıp Anadolu Ajansı’na ilk demecini verdi. “Malum yapı”yı suçladı. “TSK içinde çatışmalar olduğunu duydum. Meydanı onlara bırakmayız” dedi. Konuşurken yanında yine damadı vardı. Bu yayın Periscope aracılığıyla yayılmak istendi, ama Türksat iletişim hatları imha edildiği için kimseye ulaşmadı.

Bunun üzerine imdada CNN’in Ankara Temsilcisi Hande Fırat yetişti. Facetime’dan yayınlanan konuşmada Erdoğan, yine “Dik duracağız” tabirini kullandı. Kararlı görünüyordu; yine de dili sürçtü, hiç yapmayacağı bir hata yapıp darbe girişimi için, “kalkışma hareketi” yerine “kalkınma hareketi” dedi.

Ve orada yine milleti, kendisine kalkan olmaya çağırdı:

“Millet arkamızda dursun. Kendilerini meydanlara davet ediyorum” dedi.

Sonra pilotunu çağırıp “Dalaman’a kaç dakikada gidersin” diye sordu. “Yakıtım bitene kadar bunlara yakalanmam” cevabını alınca ailece helikopterle havalandılar. Alçaktan uçan jetlerin gümbürtüsü içinde İstanbul’a indiğinde, kitleler çağrıya uymuş, onu bekliyordu.

Darbeyi önlemişti.

“Kriz Erdoğan’ı”nın son bir özelliğiyle bitirelim:

Her düşüşte mutlaka kelle alıyor.

17 Aralık’ta 4 bakanını feda etti.

7 Haziran’dan sonra Dolmabahçe’ye masa kuranların hepsini harcadı.

15 Temmuz’dan sonra, yandaş yazarları aracılığıyla, gidişattan memnun olmadıkları bilinen Gül-Davutoğlu ikilisini hedef haline getirdi. Partisi içindeki Gülen’cileri sona bıraktı.

Şimdi son referandum darbesinin ardından, sıra onlara gelmiş gibi görünüyor. Yakında parti rozetini yakasına takacak, AKP’nin 8. katındaki odasına çıkacak ve listeyi önüne çekip temizliğe başlayacak. Faturayı yine kendisine değil, yakın çevresine çıkaracak.

Taa ki yeni bir kriz, kapısını çalana dek…

Can Dündar