Kazananı olmayan, kayıpları ertelenen seçim / Kemal Can

Ana Sayfa/özgürüz'e yazdılar/Kazananı olmayan, kayıpları ertelenen seçim / Kemal Can
Fotoğraf:AFP

Şaibe ve manipülasyon iddiaları nedeniyle, 16 Nisan sonuçları etraflıca konuşulamıyor. Ortaya çıkan rakamların gerçekliğine duyulan şüphe, onlara yaslanarak yapılacak yorumları da sakatlıyor.

Dolayısıyla, iddialar açıklığa kavuşmadan “toplam oy” oranını ve bazı “anormal oy hareketlerini” veri alarak konuşmaya biraz mesafeli durmalı. Ama sadece sayısal olmayan veriler üzerine bir şeyler söylemek mümkün. Üzerinde mutabakat oluşmuş veya oluşturulmuş gibi görünen bazı genel tespitler de tartışılabilir.

16 Nisan, 7 Haziran ve 1 Kasım seçim sonuçlarının hangisinin “gerçek” siyasi tabloya daha yakın olduğunun testiydi bir bakıma. Çoğu karşılaştırma 1 Kasım sonuçlarıyla yapılıyor. Oysa gidişat ve bu kez “tanımayanlar” değişmiş olsa da etkileri bakımından 7 Haziran ile benzerlik daha fazla. Tartışmalı etkilerden “temizlendiğinde” gerçek sayısal sonucun da AKP için 7 Haziran , 1 Kasım ortalaması bir yere denk geldiği söylenebilir. 1 Kasım oylarını konsolide ettiği iddiasındaki AKP, sayısal bir mesnet bulmuş olsa da 1 Kasım havası vermekte çok zorlanılıyor.

Fazlasını isterken az neye yeter?

AKP’li olduğundan şüphe edilmeyecek yorumcuların da kabul ettiği üzere, sayısal olmasa da niteliksel bir gerileme söz konusu. Referandum öncesi ve sonrası anketlerde yüzde 5 – 10 aralığında ölçülen, ağırlıkla büyükşehirlerdeki AKP seçmenin hayır verdiği anlaşılıyor. MHP’lilerin de sadece dörtte birinin evet dediği görülüyor. Çıkan sonuçlar, bu ölçümlerle uyumsuz değil. Beş yıldır “kişiselleştirilmiş iktidar” tarafından rehin alınmış siyasetin artık kendi tabanını da itmeye başladığı görülüyor. AKP, tabanını kemikleştirmesine çok güvenirken, sağ blok içinde iktidarla mesafeyi açan başka bir konsolidasyon oluşuyor. Şimdilik yüzde 15 civarında görünen ve genişlemeye müsait bu potansiyel alternatif arayışlarını canlı tutuyor. Üstelik, gerek 7 Haziran 1 Kasım farkı, gerekse referandum kampanyasının başı sonu arasındaki grafik, Erdoğan’ın çok “sağcılık danışmanı” yorumcuların pek önem atfettikleri AKP seçmen konsolidasyonunda “kerhen destek” payının büyüdüğünü düşündürüyor.

Birkaç gündür AKP kulislerinde neler konuşulduğuna dair haberler okuyoruz. Hemen her seçimden ve 7 Haziran’dan sonra da gördüğümüz “mesajı aldık” açıklamaları yapılıyor. 7 Haziran sonrası Erdoğan’ın okuması, nedenleri değil sonucu değiştirmeye dönüktü. Kendi yarattığı sonucu, yine “kendi” ürettiği çözümlerle değiştirdi. 400 vekili niçin istediğini anlayan seçmen ayak diremişti, sonra olanlar malum. Referandum süreci de, yine Erdoğan’ın ne istediğinin fark edilmesine verilen tepkinin hikayesi. “Olan bana yeter” hesabının pek sağlam olmadığının en çok Erdoğan farkında.

İlk “intihar” parti olmayı bırakan AKP

Ana akım medyanın titizlikle uyduğu “resmi sonuç okuma klavuzu”na göre sandığın kazananı Erdoğan, kaybedeni MHP, takdir edileni Kılıçdaroğlu. Beş yıldır iyice belirginleşen, AKP’nin de artık tamamen teslim olduğu şekilde kampanyanın sahibi Erdoğan’dı. Seçmenin çok önemli bir kısmının, tercihi ne olursa olsun, asli gerekçe olarak Erdoğan’ı işaret etmesi de “kişiselleşmiş siyaset” tablosunu netleştirdi. Bunun siyasi çıktısı; sonuçtan tek başına sorumlu olanı tartışamadan “neden sorgulaması” yapmaya çalışan AKP’nin, parti olmaktan vazgeçip kişiselleştirilmiş iktidarın “siyasi işler dairesine” dönüşmesi.

Araştırma sonuçları ve AKP’lilerin açıktan yaptıkları değerlendirmeler, hatta Erdoğan’ın “ibre döndü” sözlerinden anlaşıldığı üzere hayli gerilerden başlayan evet grafiği son düzlükte yükseldi ve ancak tartışmalı bir 50 artı 1’e çıkartılabildi. Erdoğan’ı sandığın kazananı ilan edebilmek, istediğinin bununla sınırlı olduğunu düşünmekle mümkün. Fakat, “kişiselleştirilmiş Erdoğan iktidarının” güvenlik ihtiyacı, bu kadarla çözülmüyor.  Bu çerçeveden bakıldığında, referandumun en önemli yasal çıktısı da, “Türk usulü başkanlığın” hala “fiili bir durum” olmaya devam edeceği.

MHP biter bitmesine ama tek mi gider?

Neredeyse oy birliğiyle seçimin kaybedeni ilan edilen MHP için bütün araştırmalar farklı oranlarda ama ciddi bir fire olacağında birleşiyordu. Ama çıkan sonuca bakınca, eğer bir kazanan varsa kazandıranın MHP olduğu da kesin. MHP katkısını küçümseyen analizlerin başvurduğu “AKP 1 Kasım oyunu konsolide etti” iddiası, bir başka açıdan ve aritmetik gereği olarak “MHP olmasa evet çıkmazdı” anlamına da geliyor aslında. Erdoğan’ın sınırlı katkısıyla sonucu belirleyen Bahçeli’ye ihtiyacının bitmesi için de, “atla Üsküdar geçmekten” fazlası lazım. Yeni siyaset MHP’nin tamamen biteceği aşamaya kadar ilerlerse, bu kaderi bütün partilerle paylaşması da güçlü bir olasılık.

Tartışmalı “oy kaymaları” ve Erdoğan’ın “zafer” konuşmasındaki teşekkür dayanak gösterilerek sonuçtan sorumlu tutulan Kürtler, haksız biçimde kendilerini kanıtlamaya zorlanıyor. Erdoğan’ın sözlerinin samimi bir teşekkürden çok HDP’ye nispet verme amacını taşıdığı ortada. Erdoğan teşekkür ettiği için durum öyle anlaşılmadı, öyle anlaşılması için teşekkür etti. Yumuşama beklentisini zayıflatan ve doğrudan hükümetten gelen “oy artışının mevcut politikanın eseri olduğu” yorumlarını biz not edelim. Aylardır yaşananları, “onu başkan yaptırmayacak” olanın maphusluğunu, bir kısmı belgelenmiş oy manipülasyonlarını, bölgedeki teveccühün neden küçücük bir kısmının büyükşehir Kürtlerine yansımadığı sorusunu ve sonuçta ezici “hayır” çıktığı gerçeğini de siz ekleyin.

Bırak biraz daha “dağınık” kalsın

CHP ve Kılıçdaroğlu, referandum kampanyasını kişiselleştirmediği için evetçilerden, kampanyanın liderliğine soyunmadığı için de hayırcılardan takdir topladı. Birincisi sonucu neredeyse hiç etkilemedi. Araştırmalar açık ara en belirleyici hayır gerekçesinin Erdoğan olduğunu gösteriyor. İkincisi ise sonucun en etkili unsuru. Araştırmalar tüm çabalara rağmen Erdoğan’ın seçmeni hayırcıların tek çuvala konmasına ikna edemediğini gösteriyor. Önceki saçma denemelerdeki gibi manasız bir ortalamayı zorlamak yerine, çok sesliliğin ve çeşitliliğin korunması, itiraz edilen “tek ses, çok güç” iddiasına tutarlı bir karşı çıkışın, siyaseti yeniden işletmenin yoluydu.

Fakat, oylar atılıp bildiğimiz tablo ortaya çıkınca kafalar biraz karıştı sanki. Kampanyanın başında da hamle edip yüz bulamamış “birlik”  fikri yeniden dolaşıma girdi. Hatta, aday arayışına başlayanlar, önümüzdeki maça bilet kesenler çıktı. Birkaç gündür neredeyse tüm AKP’li yazarlar da bilabedel CHP danışmanlığı yapıyor.  Sonucu kabullenmenin faydaları, “yeni sosyoloji” ışığında yüzde elliyi bulmanın sihirli yolları anlatılıyor. İleriye dönük, bu sonucun bile özlemle hatırlanacağı günlerden bahsediliyor. Hayırcılar alınan sonuçtan memnun olup Erdoğan’ın okumalarına razı olmaya ikna edilmek isteniyor. “Az” olanın itaatten veya “çok”a benzemekten başka çaresi olmadığı anlatılıyor. Erdoğan’ın sandıkta sağlayamadığı anti-politik zemine argüman taşınıyor.

Yarıdan bölünmüş görünen Türkiye, tamamlanmış bir siyasi resim değil. Bir sürü şeyle birlikte siyasetin ilga edilmesine itiraz var içinde (Konya’daki dikkat çekici oy kaybı önemli bir not). Bu nedenle 16 Nisan, alternatiflere yarattığı imkanlardan çok , pragmatik, ideolojik, kültürel ve ekonomik kaygıların siyasi dinamiğe dönüşebileceğini – 7 Hazirandan sonra bir kez daha – gösterdiği için değerli. Siyasi mühendislikle dinamikler yaratılamıyor ama işleyen dinamikler zamanı geldiğinde kendi alternatiflerini kuruyor. Dolayısıyla, 50’nin bir altında kalınca yapılamayacaklar değil, üstüne bir çıkıldığında yapılamayacaklar üzerine konuşmaya başlamak daha önemli. Çünkü, kısa menzil sonuçlarıyla çözülmeyecek ve katmerlenmiş istikrarsızlık tablosu sürdürülebilir değil.

Kemal Can

2017-04-22T17:28:48+00:00