Tarihi bir referandumdu. Ancak referandumun bu “tarihi” anlam ve önemine uygun bir tartışma ve yarışma olmadı. Oyların sayımı esnasında Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) birinci dereceden uygulamakla yükümlü olduğu yasaları hiçe sayan kararlara imza atması, referandumun “tarihi” niteliğini gölgeleyen pratiklerin son halkası oldu.

‘Evet’ sahiden de kazandı mı?

Herkesin bildiğini, gördüğünü bir de ben kaydetmiş olayım diye söylüyorum: Bu referandumun sahibi olan iktidar partisi AKP ve MHP ile “Hayır” diyen bayağı çeşitli muhalefet arasında eşit, adil, özgür şartlarda bir yarış yaşanmadı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve önümüzdeki günlerde resmen başına geçmesi beklenen AKP, “Evet” kampanyasını devlet güç, imkan ve araçlarını kullanarak yürüttüler. Devlet televizyonu TRT dahil olmak üzere, büyük bir medya gücünü de hedeflerinin hizmetine koşturdular.

Kampanya süresince referanduma konu olan anayasada köklü değişiklikler öngören 18 maddeyi izah etmekten ziyade, “Şunlar da hayır diyor bunlar da hayır diyor, o halde biz evet diyeceğiz” şeklinde bir stratejiyi esas aldılar, ideolojik bir kutuplaşma, karşıtlaşma üzerinden sonuç almayı tercih ettiler.

Kanımca AKP’nin önceki seçimlerde olduğu gibi bu referandumda da en önemli kozlarından biri, muhalefetin yetersizliği, çapsızlığı idi. HDP’nin CHP’nin katkılarıyla “etkisiz hale” getirilmesiyle öne çıkan CHP bütün “ağır topları” ile sahadaydı. Bol bol Cumhurbaşkanı Erdoğan ve kurmaylarına kullanacakları malzeme verdiler. Sokaklarda “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye dolanan Perinçek ve türevlerinin katkılarını da belirtmek gerek.

YSK da 16 Nisan günü aldığı kararlarla bu tablodaki yerini aldı. Yasada çok açık şekilde mühürsüz zarf ve pusulalarla kullanılan oyların geçersiz olacağı belirtilmişken, YSK, AKP’nin itirazı üzerine bu oyların da geçerli kabul edilmesine karar verdi. Yani sadece ve sadece uygulamakla yükümlü olduğu yasayı hiçe saydı. Bunun başka hiçbir anlamı olmasa gerek. Ve üstelik, YSK bu kararını açıkladığında “evet” oyları ile “hayır” oyları arasındaki fark, 1 milyon 250 bin dolaylarında idi. Arada “zaten kapanamayacak bir fark” yoktu.

Bu durumda “Evet” kampanyası yürütenlerin bir “zafer” kazanmış olduğu söylenebilir mi? Öncelikle yanıtlaması gereken soru herhalde bu…

‘Atı alan…’

Ve Sayın Erdoğan bu soruya olumlu cevap verdi.

Referandum akşamı, YSK henüz ne kesin ne de kesin olmayan sonuçları açıklamışken İstanbul’daki Huber Köşkü önünde açıklama yapmasını bekleyen yurttaşlara, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” dedi. Erdoğan bu açıklamayı yaparken Üsküdar’da ve İstanbul genelinde “Hayır” oylarının önde olduğunu biliyor muydu, bilmiyorum. Bildiğim, yüzde 51 gibi “bıçak sırtı” bir oran ile “Üsküdar’ı geçtik bile” diyebilmenin çok da doğru olmadığıdır.

Usulsüzlük, şaibe iddia ve tartışmaları bir yana, yüzde 51, evet, yüzde 50’den 1 fazla bir sonuçtur ve saygılı olmak gerekir.

Fakat unutmayalım, referandumun konusu ülkenin yönetim şeklini ve anlayışını değiştirmek idi. Misal, her semte bir park yapalım mı oylaması değil. Dolayısıyla meselenin asla göz ardı etmemek gereken bir de etik boyutu var.

Memleketin neredeyse yarısının karşı olduğu böyle bir köklü değişikliği gönül rahatlığıyla yapabilmek mümkün müdür?

“Mümkündür” diyebilirsiniz ve bunun kaçınılmaz sonucu, Türk Tipi Başkanlık referandumunun önümüze koyduğu bölünmüş, kutuplaşmış Türkiye realitesinin daha da keskinleşmesi, bunun yol açtığı kaygı ve endişelerin daha da büyümesidir.

Toplumun yarısının geleceğinden endişe duyduğu bir ülke olmayı, Tayyip Erdoğan’ı seven sevmeyen, beğenen beğenmeyen hiç kimse “normal” ve “makul” kabul etmemelidir…

Çünkü söz konusu olan hiç kimsenin ne keyfine ne de insafına terk edemeyeceğimiz geleceğimizdir…

17 Nisan 17

Cafer Solgun