‘An’ İtibari İle / Elif Yalaz

Ana Sayfa/özgürüz'e yazdılar/‘An’ İtibari İle / Elif Yalaz

Image result for stolpersteine  

 “Belleğimi kaybettim.  En son masadaydı; gören oldu mu?”

    -İşte orada bak, yere düşmüş…

Flash belleğimi almak için yere eğilirken, yanımdaki iş arkadaşım yeni bir haber görmüştü: TRT arşivini açmış… Yere uzanıp elime aldığım minik flash belleğim ve TRT’nin arşivini açması haberi, beni bulunduğum mekana yabancılaştırarak, nicedir uğramadığım düşünsel bir alana bıraktı: Hafızam. Pek çok şey anımsadım; neyse ki konu o an’ların içerikleri değil, biçi

-Kayıt mı yapacağız, canlı yayın mı olacak?

An, başka bir bellek yaratmak üzere beni ‘şimdi’ye geri getirmişti bir soruyla; yayın, aksilik çıkmasın diye kayda alınacaktı… Bu demek oluyordu ki, birgün bizim burada yaptığımız tüm kayıtların arşivleri açılabilecekti… Yani ‘şimdi’nin tüm mücadelesi, izlenilen anın belki hoş bir görseli ya da -an tekerrür etmişse örneğin- izleyicinin ‘katharsis’i dahi olabilirdi. Fakat kendini tekrar ettiren güç, o arşivleri açabilir mi? Neyse ki kaydı alacak olan ben değildim; ‘bellek’ konusunu kendi eksenimde düşünebilecek zamanı vardı hafızamın… Düşündüm…

Bellek konusunda ‘hard disk’lere sığmayacak kadar çok araştırmalar, metinler, kitaplar, makaleler yazıldı. Her şeyden evvel, ‘bilme’yi hareket ettiren tek güç olarak kabul edildi bellek. Tüm şarkılar onun süzgecinden geçerek yazıldı, öyle dinlenildi. Tüm şiirler onunla okundu… Her mekan kendi belleği ile ağırladı cumhurbaşkanlarını, başbakanlarını, öğretmenlerini, çöpçülerini, göçebelerini, yerlilerini, yersizlerini…

Buraya kadar anlayacağınız üzre, benim şu anda zihnimde dolanan ‘bellek’, akademik kürsülerin ve herhangi bir Edebiyat Fakültesi amfisi kitaplarının çalışma alanına girecek kaygıları taşımıyor. Belki, o ders sırasında bir yakınım tarafından sıkıştırılmış önemsiz bir not, ya da bir yoldan geçerken tesadüfen gördüğüm “Ev kira ama semt bizim” yazılı bir duvar kadar “gündelik”tir benim zihnimde dolanan ‘bellek’. Peki acaba yakınlarımın, başka başka insanların, o kitapları yazanların, ya da bu yazıyı okuyacak olanların gündelik hayattaki ‘bellek’ i benimki ile aynı mır? Yanıtım –sadece bu konu için-  evet. Ama bir şey hariç: Otorite.

Çünkü otorite, kamusal alanda bireyin kendi belleğini oluşturmasına izin vermeyecek kadar çok ‘iz’ empoze eder toplumların hafızasına. Bunu bütünizm’ler aracılığı ile gerçekleştirebilme gücüne sahip olan otorite, belleğini yok etmeyi başarabildiği ölçüde de iz bırakacaktır. Belleğin yok edildiği yerde ise tek bir şey vardır, o da ‘iz’dir. Nitekim otorite bunu çok iyi planlamıştır: Bize bir anımsatma aygıtı olarak empoze edilen ‘iz’, gerçekte toplum belleğinin içini boşaltmaya adapte olmuştur ruhumuz duymadan. Ve en çok insan haklarının önemini savunan, refah düzeyi yüksek  ülkeler, bunu en iyi başarabilen devletler olmuşlardır.

Adolf Hitler’in şansölye olarak atanmasından iki ay sonra, yani 1933’te,  Almanya’da dipten uğultular gelmeye başlamıştı. Altı yaşın üzerindeki Yahudilere, ‘Jude (Yahudi) yazılı yıldız rozetlerini giysilerinde taşıma zorunluluğu getirilmişti. Yahudiler Almanya’da bir bakışta belirlenebiliyordu böylece. Adı belirgin biçimde Yahudi ismi olmayanlara, bir Yahudi adı eklenmesi zorunlu kılınmıştı. Yahudilere verilen yeni pasaportların üzerine ‘J’ harfi basılmak zorundaydı. Daha sonra üzerlerinde taşımaları zorunlu olan yıldız simgesini, ikamet ettikleri yerlere de koymaları istenmişti… Yani devlet kendine bir belek, Yahudilere ise kendi kimlik belleklerinin içini boşaltacağı bir ‘iz’ yaratmıştı…

Daha sonra Günter Demnig adlı Alman sanatçı, İkinci Dünya Savaşı’nda evlerinden alınıp toplama kamplarına götürülen insanların ‘anısına’ tasarladığı bir iş yapacaktı: ‘Tökezleme Taşı’

Yerdeki bu tökezleme taşının üzerinde yazan öldürülmüş bir Yahudi ismini okumak için başınızı istemsizce eğiyorsunuz; bu gestus, öldürülen kişiye karşı bir saygı duruşu da temsil eder. Sanatçının bu işi, Alman toplumunun kendi tarihi ile yüzleşmesi bağlamında çok büyük bir çalışma. Peki ya devletin ruhu bu kadar ince mi?

Hatırlayalım: Belleğin olmadığı yerde tek bir şey vardır, o da ‘iz’dir.

Önce öldürmek için yaşam alanlarına ‘iz’ bırakan, daha sonra öldürdüğünü hatırlamak; onu anmak için yaşamış oldukları alanlara ‘iz’ bırakan güç, o kaba otoritenin ta kendisidir. İkincisi anlaşılabilir bir ‘özür’ durumunu simgelemektedir. Ancak tek başına bu tanım bizi yanılgıya düşürebilir. Çünkü hiçbir hafıza, işaretlere gerek duymaz. Başka bir deyişle işaret, ‘iz’ ya da tüm hatırlamalara, ancak belleğin olmadığı yerde ihtiyaç duyarız. Hatırlayalım: Her şeyden önce, ‘bilme’yi hareket ettiren tek güç bellektir. Yani kabaca ‘iz’ salt belleği harekete geçirme, bir çeşit hatırlatma değil; estetik bir yok ediş biçimidir. Ki bu da içinde yaşadığınız otoritenin estetik diline göre değişmektedir.


Ortaçağ’a kadar dönerek kendisi ile yüzleşmiş bir Aydınlanma belleğini ve beraberinde onu yok ediş biçimini oluşturan Avrupa’dan farklı olarak, Türkiye hiçbir zaman kendi belleğini buna benzer estetik kaygılarla boşaltmamıştır. Batı’da ‘’dipten gelen uğultu’’ ile yaratılacak olan yeni bellekler, Türkiye’de gürültülü, arabesk bir isyan ruhuna bürünerek ‘Ey, halk ben buradayım, ona göre!’ demiştir.

Nitekim eski Ermeni mahallelerindeki sokak isimlerinin bugün ‘Kuvay-i Milliye Caddesi’, ‘Kasap Sokak’, ‘Kurtuluş Caddesi’ olmasının nedeni de bodrumda öldürülen onlarca Kürdün olduğu şehrin duvarına ‘aşk bodrumda yaşanıyor güzelim’ yazılmasının nedeni de her dönem başa geçen otoritenin ‘biz bunu yaşadık, şimdi siz de bunu yaşayın bakalım’ demesi de göz göre göre ne yapılacaksa yapılıyor olması da bundan kaynaklanmaktadır.

Belleği yok edecek işaret bizim gibi toplumlarda, korku ve şiddettir. Belki de “mahalle” ve “biz” kültürü bu yüzden önemini hiç kaybetmemiştir. Çünkü her mahalle, kendi belleğini -otoriteye rağmen- kime karşı olursa olsun koruma çabasında olmuştur yıllar boyunca. Öyle ki alay edilen, eğlenilen, “mahallenin delisi” başka bir yabancıya karşı her zaman korunup kollanır mahalle halkı tarafından İşte bu, bir çeşit kendi belleğini koruma çabasıdır. Ki “Kentsel Dönüşüm” bu belleği yok etmenin en kolay yolu olmuştur.

Bunun yanında Gezi direnişinden sonra gittiğimiz evlerde tesadüfen rastladığımız gaz maskeleri, bize, yani o eski mahallelerin çocuklarına şunu söyletir: ‘A, sen de Gezi’densin.’ Ya da midemiz ağrıdığı için arkadaşımızın bize verdiği Talcid’i gülümseyerek alırız. Çünkü gaz maskesi de, Talcid de, bir ‘iz’dir o eski mahallenin çocukları için. “Biz” izi… Ve fakat ne yazık ki o iz, bir bellek olma durumunu, ‘iz’e ihtiyaç duyduğu anda kaybetmiştir. Çünkü ne yazık ki harekete geçmenin tek koşulu iz değil, bellektir. Bu yüzden eski mahallelerin çocuklarının, karşılaştıklarında gülümsedikleri eski bir ‘Biz izi’dir artık Gezi. Koruyup kollanan mahallemizin delisini, devasa bir binanın bir köşesinde uyurken görmek gibi bir ‘iz’dir belki de o.

Bir üstteki paragraf, eğer bellek ‘şu an’ oluşabilen bir şey olmasaydı bizi umutsuzluğa düşürebilirdi. Otoritenin hiçbir zaman –ne kadar estetik ya da ne kadar arabesk olursa olsun- bilmediği ve bu yüzden belleğe müdahale edemeyeceği tek bir dil vardır çünkü, o da ‘şimdi’dir. O otoritenin ilk zamanlarında Gezi’de bocalayışı da tam da bu nedenledir. Oluşturulan anlık bellekler hiçbir ‘iz’e ya da işarete/yöne ihtiyaç duymaz. Güç mekanizmalarının bilmediği tek dil budur. Şimdi.

Bunun dışında tüm karşı koyuşlar, bilindik söylemler, izlerden doğan bütünleşmeler güç sizi yok edene kadar gerçektir. Yeni bir dil, ancak ‘şimdi’nin dili olduğunda bocalatır güç mekanizmalarını…

Bu yazının bizi götüreceği yer belli ki şurasıdır: Kendi belleğimizi, ‘iz’leri ve işaretleri yok ederek geri alabiliriz. Ya otoritenin dayattığı ‘iz’ler ya da o ‘iz’leri unutturacak yeni bellekler yaratmalıyız ‘şimdi’nin önderliğinde. Bunun bir kitabın içine not bırakmaktan, inandığınız yoldan koşa koşa gitmeye, gri duvarları renkli kalemlerle boyamaya kadar onlarca yolu vardır. Fakat şu an için en tesirli görünen, sizde ‘iz’ bırakmaya sebeplenmiş otoritenin belleğini, onda bırakacağınız ‘iz’lerle yok etmekten başlamaktır. Bu, demokrasi denilen bir mührün, sağ ya da sol tarafındaki izine sığmayacak kadar kalıcı olacaktır.

Not: Ki yukarıdakilerde değil; gök, yüzündedir insanın.

2017-04-18T10:02:32+00:00