Admiralbrücke

Admiralbrücke üstünde durdular. Gece Berlin saati, ayrılık vakti. Kanala sis çökmüştü, sise daldılar.

Gece Berlin karlı, beyazı çaldılar. Sımsıkı kenetlenmişti elleri, ilk kara beraber bastılar. Dudaklarına usulca konan kar taneleri, kora düşmüş gibi erirken, daha fazla dayanamadılar. Uzaktan sarhoş laternacının şarkısı duyuldu; dünyanın geri kalanını umursamadılar.

Kışla kapısının önündeki fener 
Eskiden de oradaydı, şimdi de orada 
yine o fenerin altında öpüşsek ya 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 

İkimizin gölgesi sanki birdi 
nasıl sevdiğimiz kolayca görülebilirdi 
eğer  bana bir şey olursa 
Seninle kim kalacak 

O fenerin altında 
Seninle, Lili Marleen? 
Seninle, Lili Marleen? 

Sessiz odalardan, yerin yatağından 
Aşk dolu dudakların, bir rüya gibi, 
Sabahın sisi dağıldığında ben,
Yine olacağım o fenerin altında 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 

Dudakları ayrılsa da nefesleri, nefeslerinin buğusu birbirine karışmaktaydı. Ayşe Leman’ın camlanmış gözleri, Max’in gözlerine, sanki bir daha göremeyeceğini bilirmiş gibi titrek bir ürpertiyle kilitlenmişti. “Heeeeyyyy Askeeeerrr! Komutan seni bekliyor, acele etmen hayrına olacak.” 1. Dünya Savaşı sırasında, Galiçya’da bir şarapnel parçasıyla kaybettiği gözünün karanlık çukuru, zaman zaman dayanılmaz ağrılarla Albay Schultz’u Berlin ayıları gibi böğürtüyor, morfinden başka hiçbir şey sızısını dindiremiyordu. İyi ki koca yarmanın o gece göz ağrısı tutmuş, iyi ki kışla revirinde morfin bitmiş ve iyi ki o saate Max’in posta nöbeti denk gelmişti de, Oranien Apotheke’ye onu göndermişler. Böylece ömrünün biricik aşkı Ayşe Leman’la – belki de son kez, yeni yağan karın altında – Berlin sokaklarında el ele yürüyebilmişlerdi.

Sabahın sisi dağıldığında ben,
Yine olacağım  o fenerin altında 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 
Tıpkı eskisi gibi, Lili Marleen 

Sarhoş laternacı son nakaratı tekrarlarken, en kalın abadan yapılma koyu haki asker paltosunun etekleri, Berlin’in çelik ayazında uçuşan Max, Admiralbrücke’nin karşı ucunda, kışlaya giden yolda sisler arasında kaybolduğunda, Ayşe Leman göz yaşlarını daha fazla tutamadı.

Çok değil, sadece dört yıl olmuştu Berlin garında Orient Express’ten ineli. 1935 yılının bir sonbahar günü, Ankara Devlet Operası’nın Genel Sanat Direktörü Carl Ebert hocasının referans mektubu küçük valizinde, 18 yaşın kelebekleri saçlarına takılı, hayallerinde hayallerle gelmişti Berlin’e Ayşe Leman.

Adolf Hitler 1933 yılının Ocak ayı biterken, azınlık oyuna rağmen Alman şansölyesi olmasa, nasyonalist oyları konsolide etmek için tezgahladığı Reichtag yangını propogandasına hizmet etmese, daha iktidara geleli sadece 2 ay geçmişken, Alman Çalışma Yasalarını değiştiren – “Das Gesetz zur Wiederherstellung des Berufsbeamtentums”- yasa 7 Nisan 1933’te yürürlüğe girmemiş olsa, Ernst Reuter, Carl Ebert, Ernst Praetorius, Paul Hindemith, Herbert Dieckmann, Erich Frank, Rudolph Nissen, Ernst Hirsch, Fritz Arndt, Willhelm Röpke, Fritz Neumark, Alfred Kantorovitz, Gerhard Kessler, Curt Kossovig, Clemence Holzmeister, Rudolph Belling, Joseph Ingemeier, Bruno Taut, Margareta Lihotzky-Schütte, Alber Eckstein, Philipp Schwartz gibi hepsi birbirinden değerli sanatçılar, doktorlar, bilim adamları, edebiyatçılar, iktisatçılar Nazi hışmına uğrayarak üniversitelerindeki kürsülerinden, devlet dairelerinden, belediyelerden Alman siyasi ve sosyal yaşamından dışlanmasalar, dışlananların başını çeken Philipp Schwartz, Zürich’te Albert Einstein’la buluşmasa, birlikte “Notgemeinschaft Deutscher Wissenschaftler im Ausland” adlı Almanya’dan dışlanmış bilim adamlarının dayanışma örgütünü kurmasalar ve Einstein, Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazmış olmasa, belki de Ayşe Leman 1939’un bu Şubat soğuğunda aşık olduğu adamı Prusya Cephesine göndermeden önce, Berlin’in Admiralbrücke’den sisli kanala bakarak sigara yakmayacaktı.

Nazilere ve ardından Nazi faşizmi yetmemiş gibi, Stalin komünizmine karşı Almanların efsanevi direnişçisi, her şerri yendikten sonra hak ettiği ünvanla Herr Berlin olarak çağrılan Ernst Reuter, Magdeburg Belediye Başkanı iken, sosyalist fikirleriyle milliyetçi Alman gençliğini zehirlediği gerekçesiyle tutuklanarak konsantrasyon kampına gönderilen ilk aydınlardan birisiydi.

Frankfurt Goethe Üniversitesi Fizyopatoloji kürsüsü direktörü Ordinarius Profesör Doktor Philipp Schwartz, yeni yetme Nazi subayı tarafından okulunun merdivenlerinden itilerek kovulmuştu.

Carl Ebert, Berlin Operası’nda Paul Hindemith’in eserini sahneye koymaması istendiği için, Genel Direktör’lük istifa etmeye zorlanmıştı.

Paul Hindemith “Ressam Mahler” Operasında etnik müzikle güya, Alman gençlerini zehirlemekteydi ve Hermann Göring tarafından eseri “atonal bir gürültü” olarak tarif edilmiş, Almanların en önemli çağdaş klasik müzik kompozitörü Hindemith, Berlin Operasından kovulmuştu.

Almanya’nın yetiştirdiği, belki de en değerli müzik teorisyeni, tarihçisi ve orkestra şefi Ernst Praetorius’un, ’Cardillac’ adlı operasının repertuara alınması Naziler için bardağı taşıran son damla oldu. Praetorius, Weimar Operası Genel Müzik Direktörlüğü’nden uzaklaştırıldı. Takip eden iki yıl boyunca hayatını Berlin’de taksi şoförlüğü yaparak kazanacaktı.

Diderot üzerine yaptığı çalışmalarla dünya çapında bir romanist olan Herbert Dieckmann da, faşizmin dışladığı en önemli değerlerden biri olarak kendisine başka bir vatan bulmak zorunda bırakıldı.

İnsülin tedavisine alternatif olarak geliştirmekte olduğu oral antidiabetik ilaçları keşfedemeden Breslau Üniversitesindeki kliniğinden apar topar kovulan Ordinaryus Profesör Doktor Erich Frank, bilimsel çalışma notlarını Naziler yakmadan önce son dakikada kurtarabilmişti.

Albert Einstein’ın da özel doktoru olan ve yaptığı fundoplikasyon ameliyat tekniği, bugün dahi cerrahlarca daha iyisi bulunamadığı için uygulanmaya devam eden Ordinaryus Profesör Doktor Rudolph Nissen, Charité–Universitätsmedizin Berlin’den kovulmuştu.

Ernst Hirsch, 10 Mayıs 1933 gecesi Römberg tepesinde düzenlenen o korkunç “kitap yakma” gecesine; “Ben bu günaha ortak olmayacağım!” dediği için üniversiteden atılmıştı. Alfred Kantorovitz, Bonn Üniversitesi”nde öğrencilerine zorlu bir 20 yaş dişini nasıl çekeceklerini bir hasta üzerinde göstermekteyken, kliniği basan Kahverengi Gömlekliler Kantorovitz’i, sosyal demokrat olması gerekçesiyle tutuklayıp Lihtenştayn’daki Börgermoor konsantrasyon kampına göndermişlerdi.

Fritz Neumark, Goethe Üniversitesi’ndeki görevinden, karısının Yahudi olması gerekçesiyle atılmıştı.

Fritz Arndt, Willhelm Röpke, Gerhard Kessler, Curt Kossovig, Clemence Holzmeister, Rudolph Belling, Joseph Ingemeier, Bruno Taut, Margareta Lihotzy-Schütte, Albert Eckstein ve daha pek çok bilim insanı, sanatçı, siyaset bilimcisi faşist zihniyetin yok edici ayrımcılığından kurtulamamış, ailelerine, çocuklarına bakabilecek pozisyonlarını kaybetmişlerdi. Sadece 14 sene önce 1.Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkmış yoksul Almanya’da, yoksul ailelerin bu çalışkan çocukları türlü fedakârlıklarla kendilerini yetiştirmiş, kürsü, pozisyon sahibi olmuş, artık Almanya’nın geleceğini teslim edecekleri öğrenciler yetiştirmeye başlamışlardı. Ne var ki Nazizm şimdi üzerlerinden biçerdöver gibi geçmişti. O meşum tarihte, 1933’te ne Amerika Birleşik Devletleri, ne İngiliz Krallığı ne de hiçbir Avrupa ülkesi Hitler’in kovduğu bu profesörleri – Einstein kadar ünlü bir kaçına tanıdıkları istisna dışında – göçmen olarak almaya cesaret edememekteydi. Neyse ki Schwartz ve Einstein’ın çabaları sonuç vermiş; Atatürk, olabildiğince hızlı ve olabildiğince çok sayıda bilim insanına Türkiye’nin kapılarını açmıştı. Çürümüş Osmanlı yapıları üzerine bina ettiği Cumhuriyet henüz sadece 10 yaşındaydı ve sosyal, siyasal, iktisadi, medeni, bilimsel alanlarda çağdaş uygarlık düzeyini yakalamak için “en hakiki öğreticinin bilim” olduğuna inanmaktaydı. Yıldırım hızıyla bürokratik ve diplomatik engeller aşıldı, 1933 yılının Temmuz ayında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk çağdaş üniversitesi, İstanbul’da yukarıda adlarını saygıyla andığımız göçmenler tarafından açıldı. Bebek cumhuriyet aradığı ilaca, beyin gücüne kavuşmuştu. Devrimler hız kazanmış, kadın erkek eşitliği başta olmak üzere, eğitim ve sağlık politikaları baştan aşağı değişmişti. Artık Türkiye’nin her yerinde okullar açılmakta, Türk insanı Osmanlı Devletinin kendini mahkûm ettiği cehalet prangalarından kurtulmaktaydı.

Ankara’da kurulan Devlet Konservatuarı’nın kapısını bir gün 17 yaşında bir kız çocuğu çaldı.  İstanbul’dan trene atlayıp gelmişti Ayşe Leman. Tek bir amacı vardı. Opera şancısı olmak. Carl Ebert, Ernst Praetorius ve Paul Hindemith’in öğle yemeğini takiben hep yaptıkları gibi çifte kavrulmuş lokum eşliğinde Türk kahvesi yudumladıkları sırada Ayşe Leman dizleri titreyerek odaya girdi. Hindemith piyanoyu açtı. Ayşe’ye hangi opera partisyonunu bildiğini sordu. Bir ay sonra Ayşe Leman kendisini Berlin’e götürecek olan Orient Express’in kulakları yırtan ıslığı ve raylardan çıkan ilk takırtılarla anladı, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını. Sesinin oktavlarını, pürüzsüzlüğünü, hançeresinin derinliğini, şarkı söylerken etrafında oluşan görünmez haleyi gören üç büyük müzik insanı, onun eğitimini Almanya’da almasına karar vermişlerdi. Eğitimini tamamlayacak, Türkiye’ye dönecek ve Ankara Operasının primadonnası olacaktı.

Berlin kabareleri ve müzikholleri egzotik güzelliği ışıltılar saçan Ayşe Leyla ile henüz tanışmamıştı ama onu ilk gördüğü gün kalbinden vurulan Max Fritz, yönettiği orkestranın senkronunu bir daha toparlayamayacağı şekilde kaçırmıştı.

İlk kahvelerini Charlottenburg’da içtiler. Suda ilk taş sektirmelerini Tiergarten kıyısında, Spree’de yaptılar. İlk piknik için Wannsee’ye gittiler. İlk öpücüklerini Fischmarkt’ta verdiler.

Max, Berlin Operasında kompozitör ve en genç orkestra şefi olarak çalışan, geleceği oldukça parlak, Aryan bir aileye mensup, yapılı bedeninden beklenmeyecek kadar zarif bir modeldi. Modeldi, çünkü sekiz yaşındayken, Nazi Partisi üyesi babasının da önermesiyle ressam karşısına oturmuş, yeni Almanya’nın, Hitler’in istediği üç çocuklu çekirdek aile konseptini anlatan afişinin erkek çocuk modelliğini yapmıştı.

Mustafa Altıoklar

2017-03-23T14:15:06+00:00