Sorun sende değil rol-modelde Reis!

Sorun sende değil rol-modelde Reis!

Reis filmini gösterime girdiği ilk gün izledim. İlk seansçıyım normalde ama bu özel filmi milletle birlikte seyredip nabız tutabilmek için akşam seansı tercih ettim. Sinema seçimim de nazik: Recep İvedik 5 kuyruğunda silah çekilen sansasyonel bir AVM sinemasındayım. Dik duruyorum kuyrukta, tetikteyim. Ne olur, ne olmaz

Gişede ciddi sıra var, Cuma akşamı malum. Kızlı erkekli, çoluklu çocuklu, normal bir sinema kalabalığı. “Bana fark etmez kanka, Reis’e de gidebiliriz” diyor biri, arkadaşına. Sıradan görünümlü iki genç erkek. Siyasi tercihlerine dair ipucu yok görünüşlerinde. “Yer kaldı mı?” diye heyecan yapıyorum sıra bana gelince, ama salon tenha. “Gün nasıl geçti, dolu muydu Reis?” diyorum gişeci kıza. “Yok, boştu ilk seanslar, beyazlardan seçebilirsiniz” diyor. Seçiyorum, ortalardan. Salon dik, arkalar kuş bakışı, orta iyidir.

Sayıyorum girince, 25 kişiyiz 225 kişilik salonda. Erkekler birazcık daha fazla. Benden başka başı açık üç kadın daha var. Büyük boy mısırlarını karanlıkta güçlükle taşıyan modern muhafazakar bir çift daha geliyor. Arkadaki siyah başörtülü genç kız grubu neşe içinde selfie yapıyor.

Film başlıyor

Yönetmenliğini Hüdaverdi Yavuz’un, görüntü yönetmenliğini Aydın İz’in üstlendiği, senaryosunu Murat Özdil’in yazdığı, müziklerini Yücel Arzen’in yaptığı biyografik bir Erdoğan filmi Reis.

Gördüğüm en tuhafılışlardan biriyle başlıyor film. 15 Temmuz Şehitleri Dayanışma Kampanyası’na destek veren reklamverenlerimize teşekkür” ibaresiyle bir sürü marka-logo geçiyor perdeden (dizi sonu formatında).

Patlamış mısırları boğazına diziliyor insanların.

Sinema serüveni bu şekilde bir ölüm hatırlatma yeri değil malum. Propaganda filmlerinde olur bu tür şeyler.

Sinema bir vaat, bir umut.

Yoksa işten-okuldan-evden çıkıp, sevdiğimizi kolumuza takıp, niye gidip para ödeyelim, zaman ayıralım, öyle değil mi?

Amaç, hayatın ağır yüklerini dışarıda bırakıp iki saatliğine başka hayatlara, başka dünyalara konuk olup nefes almak, ilham almak, iyileşmek…

Paramparça olacaksa da kalbimizki olur, acılar da sinemaya dahildir bunun da bir adabı vardır. Ölümle böyle markalı, logolu ilişkiler kurmak ise hepten yakışıksız.

Neyse, film başlıyor. Hızlı bir giriş: kum taşımaktan yara olmuş bir sırt görünüyor dev perdede, yakın plan. Dakika bir, gol bir, mağdur bir dünyadayız

Erdoğan’ın çocukluğu ve Kasımpaşa

Kaptan lakaplı, sayılıp sevildiği belli bir zatın peşine takılıyor kamera ve bir kabadayı kahvesine giriyoruz Kasımpaşa’da. Menderes’in idamını haber veriyor ajans, kahve yasa bürünüyor. Millet mağdur

Çok geçmeden küçük Tayyip’e rastlıyoruz, 10-11 yaşlarında. Mahallenin sayılan büyüğü olan Kaptan’ın oğlu. Kahve ise olayların merkezi.

Kahvenin sahibi olan kabadayı yakında haksız yere hapise girecek ve kahvenin tüm yükünü ve kasasını küçük Tayyip omuzlayacaktır.

Reis ve adalet

Tayyip’in rol-modeli ise futbol kulübünün başkanı Sultan’dır. İkide bir tabanca çekip sağa sola sıkan haydut huylu biridir Sultan Başkan (Volkan Başaran). Tüm futbolcuları ve çalışanlarını tir tir titretir zorbalığıyla. Tayyip’e olan sevgisi ise bambaşkadır, ‘adalet’in ne olduğunu da Sultan’dan öğrenir nitekim küçük Tayyip:

“Adalet nedir biliyor musun? Örümcek ağı vardır böyle, güçlü olursan parçalar geçersin, ama fukara olursan takılır kalırsın. Biz o örümceği yiyeceğiz bir daha ağ öremesin diye.Sultan Başkanın adalet tarifi bu(!)

Savcıya silah çektiği sahnedeki sözleri de çok şey söylemektedir: “Ben devletin savcısına değil, kodomanların kuklasına silah çekiyorum savcım.”

Filmin metazori kodları

“Tayyip Hoca” demektedirler küçücük yaşında Erdoğan’a (namaz duaları öğretirmiş çevresine). Gömleğinin ilk düğmesi bile daima kapalı olan çok efendi, çok akıllı, ip gibi doğru, dürüst bir çocuktur Tayyip. Çocuk gibi değil, küçük ama olgun bir adamdır sanki. ‘İdeal’ bir insan, insanüstü biri adeta. Her fırsatta bize bunu söylüyor film.

 -Mahallede içki içen tek karakter, küçük Tayyip’e zulmeden yaramaz Ferdi’nin babası. Öyle adamdır ki bu ‘içkici’; hem içer, hem çocuğunu döver, hem baba sevgisi ve ilgisinden mahrum bırakır. Hem de yalancı şahitlik yapıp para alacak kadar şerefsizdir

-Bir gece kahveye düşen zengin çocukları ise hapçı, narsist ve silahlı tiplerdir. Kasımpaşa’nın dayanışma içindeki o güzel insanlarının dünyasını başına yıkar bu lanet zibidiler. Sudan sebeple işledikleri cinayet de cabası.

-Memlekette bir tane insan evladı polis, komiser, avukat, savcı yoktur. Hepsi yalancı, hepsi namussuz, hepsi satılmış. Ta ki Erdoğan belediye başkanı olup onlara dur demeye başlayana kadar adaleti oyuncak edip milleti sömürürler.

Kasımpaşa dışındaki dünya böylesine alçak ve haindir işte(!)

İki paralel öykü

İki Erdoğan öykü paralel biçimde yürüyor filmde. Çocukluk döneminde imam hatip sınavına girdiği yıl yaşananlar ve Refah Partisi’nin adayı olarak İstanbul Belediye Başkanlığı seçimlerini İlhan Kesici ve Zülfü Livaneli’ye karşı kazanarak siyasetteki yükselişi ve tabii hapislik mağduriyeti.

Bu ikili öykü biraz savruk şekilde birinden diğerine geçiyor film boyunca. İki dönemin atmosfer ve çevre tasarımları arasında neredeyse hiç fark yok. Bu da karmaşık ve takibi zor bir hale getiriyor filmi.

Oyunculuk

Fazla tanıdık oyuncu yok kadroda. Çok sayıda çocuk oyuncu rol alıyor. Birçoğu da hiç fena değil. Özellikle Erdoğan’ın 11 yaşını canlandıran Işık Yıldız başarılı. Afişteki beyden daha başrol bu küçük oyuncu esasen. Afişteki Erdoğan canlandırması (Reha Beyoğlu) oldukça sınırlı yer buluyor filmde.

Hemen her sahnede bayram tebriği kartlarına yakışacak ölçüde iyicil bir gülümsemeyle arzıendam ediyor Beyoğlu. Telefonda konuşurken bile Erdoğan’ın kürsü jestlerini, el hareketlerini kullanması çok zorlama olmuş. Bire bir benzetmeye çalışılan saç uygulaması da performansı yapaylaştıran bir diğer unsur.

Sevdiğim şeyler

Sadri Alışık’a ve filmlerine olan atıflar filmde en sevdiğim şey oldu. Ünal yazlık sineması filmin baş aktörlerinden biri adeta. Eğer senaryo siyasi kaygıları bir tarafa bırakıp tarafsız bir gözle hikayesini anlatmaya çalışsaydı, çok daha iyi bir iş çıkabilirmiş. Bu kadarından bile öğreniyoruz ki Erdoğan’ın en sevdiği artist Sadri Alışık, en sevdiği film ise Avare.

Fotoğrafa olan merakı da filmin verdiği bir diğer bilgi. İster istemez düşünüyor insan, imam hatip değil de güzel sanatlar okusaydı nasıl bir Erdoğan olurdu diye…

Kahvenin sahibi Ustura İsmail (İsmail Hakkı Ürün) akılda kalıcı bir kabadayı karakteri çizmiş. Leyla adında bir sevdiği var mahallede, yakışıyorlar birbirlerine ama İsmail ağır abi olduğu için üzüyor kızı. Filmde en samimi yan hikaye İsmail ve Leyla’nın aşkı. Hamasi anlatımların arasında ezilseler de hoş bir duygu katıyor filme bu ikili.

Genel atmosferi ve renkleri de başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Çok fazla yakın yüz gören bir film olmasına rağmen dramatik ışığı başarabilmişler. Hem iç hem dış mekanlarda çoğu yerli yapımdan daha iyi bir sinema işçiliği çıkmış ortaya. Tüm senaryo sorunlarına rağmen.

Yönetmen ve kamera arkası

Yönetmen Hüdaverdi Yavuz’un, çekim sürecinde yaşanan tatsızlıklar, çalışanların ücretlerinin ödenmemesi, filmin tamamlanma sürecinde kendisinin devre dışı bırakılması gibi nedenlerle galaya katılmayı reddettiği yansıdı medyaya: Son halini izleyip tamamdır bile diyemediğim bir film olarak vizyona giriyor Reis. Bunca şey olmamış gibi, birilerinin hakkı yenmemiş, hakarete uğramamış gibi sağda solda gülen bir suratla poz vermek ağrıma gideceği için PR çalışmalarına ve galaya katılmıyorum.” (http://haber.sol.org.tr/toplum/erdoganin-hayatini-anlatan-reis-filminin-yonetmeni-filmi-reddetti-187361 )

Emek verdikleri bu işte ciddi şekilde mağdur edilmiş görünüyor çalışanlar bu açıklamalara göre. Her şeyi kontrol eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu krizi yönetemeyişi şaşırtıcı doğrusu. Biyografik bir filme hiç yakışmayan bir kamera arkası öyküsü bu.

Final sorunu

Finale kadar izlediğimiz öykü her ne kadar etik sorunlar barındırsa da salon,Sade bir film yapmışlar” diye özetledi ki uygunca bir tarif sayılabilir sinema dilinde. Film boyu siyasetçi Erdoğan’ın hemen her sahnede ölümle tehdit edilmesi, onun da ölüme ne kadar hazır olduğunu ilan eden beylik sözleri olmasına rağmen gerçekçi bir düzlemde akmaya çalışıyor hikaye. Finalde uğradığı saldırı girişiminden kurtuluş mizansenindeki esrarengiz(?) “millet” iması ise biyografik iddialı bir hikayenin hedefleyeceği inandırıcılığı zedeleyen bir seçim. Filme notum 6/10.

Sevim Gözay

2017-03-13T13:22:29+00:00