“Heeeeyyyyyy.. Kaaaaaaaarrrrll!

Bekle beni… Benim eşşeğin inadı tuttu yine…” Arkadaşı ile arayı 8-10 eşek boyu açmış olan öndeki yularına asıldı. Berlin Dresdener Strassenin parke taşları üzerinde, 1842 yılının bir kış gecesi tam 118 yıl sonra inşa edilecek olan Berlin duvarının geçeceği çizgide Karl, eşeğini durdurdu. Friedrich arkada kalmış, dört ayağı yere mıh gibi çakılı eşeğinin karnını topukluyor; hayvanı yeniden koşmaya zorluyordu. Gel gör ki eşeğin yine inadı tutmuş, yerinde çakılmıştı. Oysa daha en az on birahane daha vardı o gece, gidip de nihayetinde kör kütük sarhoş olmayı hesapladıkları “sarhoş eşek turu”nda. Karl eşeğini aheste adımlarla sürerek Friedrich’in yanına geldi. “İn aşağı. Değişelim eşekleri.” Friedrich içerledi. “Ne yani? Beni dinlemeyen eşek, seni mi dinleyecek? Karl kendinden emindi. “Sen burjuvasın oğlum. Anlamazsın proleteryanın dilinden.” İki sarhoş arkadaş kahkahayı bastı. Dresdener Strasse sakinlerinden uykusu kaçmış Alte Jacob yirmili yaşlarının başındaki gençlere bakıp, kendi gençliğini hatırlayarak iç çekerken karanlığı keskin bir bekçi düdüğü yırttı. “A-ha! Gene yakalandık. Bu kez babam çarmıha gerer beni.” Eşekleri hızla değiştirdiler. Karl, Friedrich’in eşeğine biner binmez sanki hayvan düğmesine basılmış gibi tıngır mıngır yola koyuldu. Ne var ki bu kez de Karl’ın indiği eşeğin inadı tutmuştu. Bekçi düdükleri de farklı birkaç noktadan gelmekte, birbirleriyle konuşmakta ve Allah kahretsin ki giderek yaklaşmaktaydı. Karl bir kez daha geri döndü ve omzuna çapraz asılı bira tulumunu çıkartıp Friedrich’in eşeğinin ağzına dayadı. Arpa suyunun tadına çoktan vakıf yaşlı eşek lakur lukur birayı götürürken, Karl hayvanın sağrısına tokadı patlattı. Ateş suyunun verdiği hararetin de etkisiyle hayvan önce boşluğa bir çifte attı, ardından kıçına neft yağı sürülmüş gibi Berlinliler’in Kreutz dedikleri dağa doğru koşturmaya başladı. Ters konmuş bir tepsi kadar bombesi olan Berlin coğrafyasına ne diye Kreutzberg derdi Berlinliler bilinmez ama, bilinen şuydu ki: Engelbecken Kilisesi rahipleri, bu iki sarhoş gencin haftada bir kafayı bulup, gecenin en karanlığında, tüm rahipler uykularında İsa Mesih’in kırılgan bedenini yağlarken, kiliseye dalıp açık saçık Alman sokak şarkılarını Ave Maria formunda söylemelerinden fena halde şikayetçiydiler. Şehrin asayiş birimlerine durumu rapor etmişlerdi. Kiliseden gelen bu şikâyet Berlin Polis Müdürü’nün haliyle epeyce canını sıkmıştı. O ki; Berlin o yıllarda henüz ateist değildi ve devlet-kilise işbirliğinin omuz omuza yürüttükleri oligarşik düzen; 1841 yılında Alexander Bain tarafından icat edilmiş ve toprağa gömülü çinko ve bakır plakalardan elde ettiği elektromanyetik dalgalar aracılığı ve pendulum prensibiyle çalışan ilk elektrikli saatler kadar tıkır tıkır sürdürmekteydi. Ne ki ilahiyat okumasına rağmen hiç utanmadan dünya demek mantık demektir” diyen, mantığın sınırlarını çözmenin, insanlığın sınırlarını çözmek anlamına geldiği safsatasını ortaya atmış, Tanrı’nın buyruklarını sorgulayan, filozof bozuntusu Hegel‘in takipçisi bir takım Allahsız gençler ayyaş ayyaş ortalığa saçılıp, tantanalar kopartmaya başlamış, aydınlanma diye bir hikaye tutturmuşlardı. “Gerçek felsefe, çelişmelerin -daha doğrusu karşıtların- felsefesidir; çiçekten meyve doğar, ama meyvenin doğması için, çiçeğin ölmesi gereklidir. Demek ki üremenin gerçeği, hem çiçek hem meyve olmaktır. Ölüm hem ortadan kaldırmadır, hem yeniden doğuşu sağlayan koşuldur diye vaaz eden bu Stuttgart’lı Hegel, 1831 sonbaharında kolera salgınının son kurbanlarından biri olarak kuruya kuruya ölmüş, İsa ona mantığı ziyadesiyle göstermişti amma velakin bu yeni yetme gençler Hegel’in metafizik öngörülerini bir yandan eleştirirken diğer yandan pek lazımmış gibi onun diyalektik yöntemini de geliştirmeye başlamışlardı. Karl Marx ve Friedrich Engels işte bu Genç Hegelciler grubunun faaliyetleri esnasında tanışmışlardı. Bruno Bauer’in meşhur sarhoş eşek turlarından birinde başlayan bu dostluk dünyanın başına musallat (?) olacak o koskoca komünizmin elkitabını; Komünist Manifesto’yu doğuracak ve bir ömür boyu sürecekti. Şimdi Karl Marx, Friedrich Engels’in eşeğinin yularından da tutmuş çekiştirmekte, Berlin bekçilerinden kurtulmak üzere parke taşlı Berlin sokaklarında nallardan kıvılcımlar çıkarta çıkarta Kreuzberg’e doğru topuklamaktalardı.

“Hocam bere çok yakışmış.”

Berlin metrosunun penceresine şakağımı dayamış, Karl Marx istasyonuna doğru yol alırken bunları düşünmekteydim ki, bir öğrencim karşıma dikilmiş başımdaki bereye iltifat etmekteydi.

Dedim; Fidel için.”

Dedi; “O kim?”

Dedim; “öldü ya bugün.”

Dedi; çok üzüldüm. Allah rahmet eylesin.”

Dedim; eylemez muhtemelen.”

Dedi; “neden hocam?

Dedim; “boş ver şimdi nedenini de, gerçekten bilmiyor musun Fidel Castro kimdir?”

Dedi; nein!”

Dedim; peki Che?”

dedi ki; “ne?

Dedim; “Che Guevera yahu.” Dedi ich weiss nicht…”

Dedim, “Bak bakalım şu resme, tanıyacak mısın?”

Dedi; Aaaaa Bu beyefendinin resmi olan tşörtüm var benim.”

Yutkundum, dedim Ya Karl Marx?”

Dedi; Ja! Ich auch weiss! Es ist das strasse…”

Bu kez bilmişti öğrencimAltından geçmekte olduğumuz geniş Berlin bulvarına verilmişti Karl Marx’ın adı, Demokratik Almanya Cumhuriyeti zamanında... Berlinale’ye gidip gelenler iyi bilir, Karl Marx Strasse nerededir. Şimdiki gençlerin Karl Marx’ı sadece bir strasse olarak biliyor olmalarından hayıflanarak, sizlere bu Pazar yazmayı planladığım Berlinale yazısına böylesi bir uzun malumatfuruşlukla başladım, af ola… Gerçi bir yandan da bizim sol kanatın “asık suratlı devrimci tutumundan hiç hoşlanmamış bir solcu olarak, en baba devrimcilerin –daha ne olsun, Marx’ın, Engels’in- sarhoş eşek turlarını, burjuvazinin ince tatlarını, müziği, dansı, baleyi, eğlenmeyi severek de devrim yapılabildiğini gösterdiklerini hatırlatmak da istedim, bir inceden. Şimdi; 2017 yılının bir kış gecesi, Karl Marx’ın eşeğini durdurduğu geceden tam 118 yıl sonra inşa edilecek olan Berlin duvarını temsil eden karo taşlara basarken gerçekliğime döndüm ve Berlinale’ye daldım.

Berlinale… Uluslararası Berlin Film Festivali… Dünyanın dört bir yanındaki sinemacıları bir mıknatıs gibi çeken ve çekiciliği her geçen yıl biraz daha artan, heyecan verici, kozmopolit bir kültür şöleni olmaya devam ediyor 1951 yılından beri. Bugün Berlin Avrupa’nın en önemli kültür başkentlerinden birisi olsa da, yakın ve uzak tarihinde tarifsiz acılar yaşamış bir şehir. 1800’lü yıllarda Karl Marx ve Friedrich Engels’le komünizmin doğduğu şehir olduğu gibi, 1932 yılında Adolf Hitler faşizminin iktidara geldiği şehir de oldu. 1932-45 arası faşizme başkentlik yaparken, 1949 yılında şehrin yarısı, doğu yarısı, komünizmi 1989 yılına kadar yaşayacaktı. Duvarın yıkılması ve doğu blokunun komünizmden vazgeçmesi üzerine Berlin, hem faşizmi yaşamış, hem komünizmi yaşamış, hem faşizme yenilmiş, hem komünizme yenilmiş… Gel gör ki direncini hiç kaybetmeden nihayetinde hem faşizmi, hem komünizmi yenmiş bir özgürlükler ve tolerans şehrine dönüşmenin gururunu yaşayan bir abide olmuştu artık.

Berlinale, işte bu soğuk savaş döneminde yad ellerde kalmış Batı Berlin’de, Alfred Hitchcock’un ”Rebecca” adlı filmiyle açılışını yapmıştı. Batı Berlin yad ellerdeydi. Çünkü Batı Berlin dediğimiz şehrin sol alt yarısının batısında Batı Almanya toprakları yoktu. Batı Berlin’in doğusunda Doğu Berlin, ama batısında da Doğu Almanya toprakları vardı. Yani sizin anlayacağınız, Batı Almanya’dan Batı Berlin’e sadece hava yoluyla ulaşım söz konusuydu.

1932 yılında, Almanya’nın sosyal demokratlarıyla sosyalistleri aynı yolun yolcuları olmasına rağmen, nüanslarda boğulup da birbirine girince sadece %37 oy almış olan faşist Nazi Partisi iktidarı ele geçirmişti. Almanya’nın solcuları birbirini boğazlarken Berlin’deki parlamento binası Reichtag’da bir yangın çıkmış, Naziler suçu solculara atmış, bindirme bir propagandayla milliyetçi oyları konsolide ederek tüm gücü ellerinde toplamışlardı. Bu sahte darbe girişimi ve devamında gelen sıkıyönetim dönemi Hitler’in dünyayı karanlığa ve acıya gark edeceği dönemin açılışıydı ve yangın Berlin’de başlamıştı.

 1945 yılında Nazi’lerin yenilmesi ve Hitler’in ölümü sıcak savaş dönemini kapatsa da savaş soğuk olarak devam edecekti. Berlin bu kez şehre batıdan giren Amerikan, İngiliz ve Fransız askerlerinin postalları altında inlerken; doğu yakası Sovyet tanklarıyla sarsılmaktaydı. 1961 yılında ise Sovyet Sektörü ile Amerikan-İngiliz-Fransız sektörleri arasına örülen “utanç duvarı” kadim şehri kuzeyden güneye ikiye ayıracak, takvimler 1989 yılının 9 Kasım’ını gösterdiği güne kadar bu utanç devam edecekti. Bu dramatik sürecin en başında, 1945 yılında, müttefikler tarafından Naziler’den temizlenerek Batı Bloku’na dahil edilen Batı Berlin’in ilk Belediye Başkanı olan Ernst Reuter, özgürleşme kavgasını ,canına dişini takarak vermekte olan Berlin halkına, yeraltı sığınaklarından Berlin Radyosu aracılığıyla yaptığı strateji, cesaret ve moral çağrılarıyla efsaneleşmişti.

1933 yılında Magdeburg Belediye Başkanı iken Naziler tarafından muhalif olması gerekçesiyle tutuklanıp konsantrasyon kampına gönderilmiş, sonra salıverilmiş, daha sonra tekrar tutuklanacakken Almanya’dan ayrılarak Türkiye’ye sığınmıştı. Kendisi gibi kendilerine ikinci vatan olarak kucak açan diğer Alman profesörlerle birlikte Atatürk cumhuriyetine ve devrimlerine olağanüstü katkıları olmuş ve 1945 yılına kadar Türkiye’de kalmıştı. Türkiye’de kaldığı süre boyunca anavatanını hiç unutmamış, faşizmin önünde sonunda kendisini yok edeceğine inanmış, o gün geldiğinde bütün Almanlar’ın Almanya’yı yeniden inşa etmek için neler yapması gerektiğini planlamış, rehabilitasyonu organize etmişti. Batı Berlin’in batı dünyasıyla tek bağlantısı olan Tempelhof havaalanını her türlü zorluğa rağmen açık tutmuş, Berlin halkını açlık ve sefalete hiç düşürmemişti. Hakettiği üzere artık Herr Berlin” olarak anılmaya başlamıştı Ernst Reuter. O şimdi artık “Özgür Berlin”in sözcüsü, simgesi olmuştu. Soğuk Savaş döneminde, Stalin totalitarizminin ayazlarının şehri dört bir yandan keskin bir kamçı gibi yırttığı yad ellerde bir film festivali yapmak, ancak Reuter gibi bir mangal yüreğin harcıydı ve 1951 yılında Alfred Hitckok’un ”Rebecca” filmiyle Berlinale start aldı. Titania-Palast Sinema Salonunda yapılan ilk filmin gösterimine Cary Grant’la başrolü paylaşan Joan Fontaine star konuk olarak katılmıştı. Korkunç II.Dünya Savaşı’ndan sadece altı yıl sonra, yerle bir olmuş ve hala büyük bir bölümü harabe halindeki Berlin’de yapılan bu kültürel show, bölünmüş şehirde özgür dünyanın bir gösterisine dönüşmüştü adeta.

Bugün 2017’de 67. Yaşını kutlayan festival artık Cannes ve Venedik Film Festivalleri ile birlikte Avrupa’nın en büyük sinema festivallerinden birisi olarak tarihi yolculuğuna devam etmekte. Her yıl şubat ayında gerçekleşen festivalde 400.000’e yakın bilet satılırken, 400’ün üzerinde film seyirciyle buluşmakta. Berlin Şehrinin simgesi olan ayı”dan yola çıkılarak seçilen Altın Ayı ödülünün kime gideceği merakı, her sene Şubat soğuğunu bastıran bir sıcak hava dalgası olarak şehrin sokaklarında, barlarında, kafelerinde, kneipelerinde, biergartenlarında dolaşmaya devam etmekte.

Bu sene Altın Ayı Ödülü’ne aday olan filmler ise oldukça ilginç. Adaylara kısa bir göz attıktan sonra sizi pazarınızla baş başa bırakıyorum efendim. Bol sinemalı bir hafta dilerim, Berlin şehrinde, Şubat ayında… Çav…


The Party
Yönetmen : Sally Potter
Senaryo : Sally Potter
Oyuncular : Cillian Murphy, Emiliy Mortimer, Timothy Spall
Yapım : Great Britain
Tür : Komedi / Drama
Konusu : The Party, bir trajedi etrafına sarılmış bir komedi. Bir kutlama olarak başlar ama sonunda kan dökülecektir.

The Dinner
Yönetmen : Oren Moverman
Senaryo : Oren Moverman (Herman Koch’un romanından uyarlama)
Oyuncular : Richard Gere, Laura Linney, Steve Coogan
Yapım : Almanya
Tür : Drama / Gizem / Korku
Konusu : Anne ve babalar, çocuklarını nereye kadar koruyacaklar, sınır nedir?

Django
Yönetmen : Étienne Comar
Senaryo : Étienne Comar (Alexis Salatko’nun romanından uyarlama)
Oyuncular : Reda Kateb, Cecil De France, Ulrich Brandhoff
Yapım : Fransa
Tür : Biyografi
Konusu : Ünlü gitarist, besteci ve çingene Django Reinhardt’ın 1943 yılında Nazi işgali altındaki Paris’ten kaçışının olağandışı öyküsü.

Ana, mon amour
Yönetmen : Calin Peter Netzer
Senaryo : Cezar Paul Badescu & Iulia Lumânare
Oyuncular : Mircea Postelnicu, Diana Cavallioti, Carmen Tanase
Yapım : Romanya
Tür : Drama
Konusu : Toma ve Ana ilk görüşte delicesine aşık olurlar. Ne var ki Ana’nın ruh sağlığı onları hiç beklemedikleri bir boyuta taşıyacaktır.

On the Beach at Night Alone
Yönetmen : Hong Sang-Soo
Senaryo : Hong Sang-Soo
Oyuncular : Jung Jae-young, Kim Min-hee, Hae-hyo Kwon, Seo Young-Hwa Song Sun
Yapım : Güney Kore
Tür : Drama
Konusu : Bir kadın, evli bir adama aşıktır ve bir sahil kasabasında iç hesaplaşmaya çekilir.

Beuys
Yönetmen : Andres Veiel
Senaryo : Andres Veiel
Oyuncular : Joseph Beuys
Yapım : Almanya
Tür : Belgesel
Konusu : 20. yy Alman heykeltraş ve performans sanatçısı Joseph Beuys hakkında bir belgesel.

Colo
Yönetmen : Teresa Villaverde
Senaryo : Teresa Villaverde
Oyuncular : Joao Pedro Vaz, Alice Albergaria Borges, Beatriz Batarda
Yapım : Portekiz
Tür : Drama
Konusu : Portekiz’li bir baba, anne ve kızlarının hayatları ekonomik krizin altında çalkalanmaktadır.

Félicité
Yönetmen : Alain Gomis
Senaryo : Alain Gomis
Oyuncular : Véro Tshanda, Beya Mputu, Gaetan Claudia, Papi Mpaka
Yapım : Fransa
Tür : Drama
Konusu : 14 yaşındaki oğlu motosiklet kazası geçiren Felicita, müzik ve rüyaların dünyası Kinshasa sokaklarında çılgınca bir arayışa girer ve yolu Tabu ile kesişecektir.

Hao ji le
Yönetmen : Liu Jian
Senaryo : Liu Jian
Yapım : Çin
Tür : Animasyon
Konusu : İçi bir milyon Yuan dolu bir çanta, birbirinden farklı geçmişe sahip çeşitli insanları kanlı bir çatışmanın içine çeker.

Helle Naechte
Yönetmen : Thomas Arslan
Senaryo : Thomas Arslan
Oyuncular : Georg Friedrich, Tristan Göbel, Marie Leuenberger
Yapım : Almanya / Norveç
Tür : Drama
Konusu : İletişim kopukluğu yaşadığı yılların ardından ilişkisini alevlendirmeye çalışan bir baba, oğlunu, çok geç olmadığı ümidiyle Kuzey Norveç boyunca bir araba yolculuğuna çıkarır.

Joaquim
Yönetmen : Marcelo Gomes
Senaryo : Marcelo Gomes
Oyuncular : Julio Machado, Romulo Braga, Welket
Yapım : Brezilya / Portekiz
Tür : Biyografi
Konusu : Brezilya ulusal kahraman Joaquim Jose da Silva Xavier’in hayatına dokudramatik bir bakış.

Mr. Long
Yönetmen : Sabu
Senaryo : Sabu
Oyuncular : Chen Chang, Sho Aoyagi, Yi Ti Yao
Yapım : Japan / China / Taiwan / Deutschland 
Tür : Drama
Konusu : Mr. Long kılıç ustalığıyla ünlü bir katildir. Artık küçük bir kasabaya yerleşmiş, işi bırakmıştır. Kasabada karşılaştığı Lilley ve oğluyla birlikte yeni bir hayata başlamıştır ki, yeraltı dünyası peşini bırakmamaya kararlıdır.

Pokot
Yönetmen : Agnieszka Holland
Senaryo : Olga Tokarczuk, Agnieszka Holland
Oyuncular : Agniezska Mandat-Grabka, Wiktor Zborowski, Jakub Gierszal
Yapım : Polen/Deutschland/Tschechische Republik/Schweden/Slowakische Republik 
Tür : Suç / Drama / Gizem
Konusu : Yaşlı Janina, gizemli cinayetlerin işlendiği Klodzko Vadisinde yalnız yaşamaktadır. Katilin kim olduğunu söylemesine rağmen kimseyi inandıramaz.

Return to Montauk
Yönetmen : Volker Schlöndorff
Senaryo : Colm Toibin, Volker Schlöndörf
Oyuncular : Stellan Skarsgard, Nina Hoss, Bronagh Gallagher 
Yapım : Almanya / Fransa / Irlanda 
Tür : Drama
Konusu : Max Zorn, 60’larının başında, 17 yıldır hiç unutamadığı kadına tekrar kavuşur. Kaybedilen yıllar geri gelecek midir?

Teströl és lélekröl
Yönetmen : Ildiko Enyedi
Senaryo : Ildiko Enyedi
Oyuncular :  Morcsányi Géza, Alexandra Borbély, Zoltán Schneider 
Yapım : Macaristan 
Tür : Psikolojik / Aşk
Konusu : Uyku ve uyanıklık, zihin ve madde ikililiği esasına dayanan sıradışı bir aşk hikayesi.

Toivon tuolla puolen
Yönetmen : Aki Kaurismaeki
Senaryo : Aki Kaurismaeki
Oyuncular : Kati Outinen, Ville Virtanen, Tommi Korpela 
Yapım : Finlandiya / Almanya
Tür : Komedi / Drama
Konusu : Pokerci bir lokantacı ve eski bir seyyar satıcı, Finlandiya’ya yeni gelmiş bir grup mülteci ile arkadaşlık kurarlar.

Una mujer fantastika
Yönetmen : Sebastian Lelio
Senaryo : Sebastian Lelio / Gonzalo Maza
Oyuncular :  Francisco Reyes, Luis Gnecco, Aline Küppenheim
Yapım : Şili / USA / Almanya / Ispanya
Tür : Drama
Konusu : Gece klubü şarkıcısı olmayı isteyen Marina, kendinden yaşça büyük sevgilisinin ölümüyle savrulur.

Wilde Maus
Yönetmen : Josef Hader
Senaryo : Josef Hader
Oyuncular :  Georg Friedrich, Josef Hader, Jörg Hartmann
Yapım : Avusturya
Tür : Komedi / Suç / Drama
Konusu : Georg işini kaybettiğini, ondan çocuk isteyen yaşça küçük karısından saklar ve eski patronuna karşı bir intikam planına girişir.

Not: Takip eden günlerde sizlere izlediğim filmlerden de yorumlarımı aktaracağım. Şimdilik, ölümüne kadar hayattayız…

Mustafa Altıoklar