“Beni Öldürecekler!”

Besna Tosun

İnsanın sevdiklerinin adıyla ölümlü cümleler kurması zordur. Acısını bilirim.  Bilirim de, işte insan bu, zamanla alışır: Ölümü kabullenir. Mezarsız bir babanın, bir kardeşin ya da bir evladın ölümü için ise aynı şeyi söylemek çok zor! Mesela, siz özleyince mezarına gidip toprağına dokunursunuz ya… Başına diktikleri o soğuk taşı öpersiniz ya hani. Bir mezar taşını öpmek nedir bilmem. Bir babanın toprağında açan çiçeğe dert anlatmak nedir bilmem ama 21 yıl da geçse, mezarı olmayan bir babanın ardından, bastığı o soğuk taş yolları özlemle sevmek nedir, işte onu bilirim… Gölgesinde oturduğu incir ağacına gizli gizli dert anlatmak nedir, onu da bilirim. Dilerim siz bunları hiç öğrenmezsiniz…

Yakılan bir köyün, yıkılan bir evin enkazından çıkıp yepyeni bir yaşam düşüyle yerleştiğimiz apartmanın kapısından, koca bir mahallenin ortasından, koskoca bir kalabalığın suskunluğundan, üstelik gözümüzün içine baka baka, alıp götürdüler babamı. Kim bilir kaç çocuğun düşünüize yaptıkları gibi, etini kemiğinden kopara kopara böyle katlettiler…

Babamın “Beni öldürecekler!” diyen sesi kulağımdaydı 12 yaşında koşmaya başladığımda onu götüren arabanın ardından. Bugün hala aynı yoldayım. 33 yaşında bir kadınken elim hala 12 yaşımdaki çocuk kalbimde; koşuyorum. “Dayan!” diyorum “Dayan kalbim…” Dursam, asıl o zaman kaybolacaklarmış gibi… Dursam, asıl o zaman babam ölecekmiş gibi… Hala yaşadığına inanmak istiyorum. Hala ardından yetişecekmişim gibi koşuyorum… İlk günkü gibi… 21 yıldır beynimi kemiren yanıtsız sorularla düşe kalka koşuyorum. Kanayan yaralarımla koşuyorum. Sessiz çığlığımla avaz avaz koşuyorum. Ağrıyan çocuk kalbimle… Ellerimde yüzlerce kayıp fotoğrafıyla koşuyorum… Babamın  ardından…

Annem bir gün elimden sımsıkı tutup “Babanı aramaya gidiyoruz!” diyerek beni Taksim’e, Galatasaray Meydanı’na, getirdi. 12 yaşındaydım. Yüzlerinde bin yıllıkmış gibi duran bir keder ve öfkeyle toplanmaya başladı insanlar. Sayımız arttıkça umudum da çoğaldı. Sandım ki, hepsi babam için orda toplandı. Güçlendim. Bütün gördüklerimi bir bir anlatmaya hazırdım. İncir ağacının önünde, kapıları açık halde, babamı alıp götürmek için bekleyen o beyaz Toros marka arabayı nasıl fark ettiğimi söyleyecektim en başta… Beni gördükten sonra, babamı alıp bahçenin karanlığına saklayan o üç telsizli kişiyi anlatacaktım ardından. Ama en çok da, beyaz Toros’un önünde durup bana gülümseyen o koca çirkin adamı anlatacaktım… Gülümserken bile gözüme çirkin görünen bu adamın, babamı canını yaka yaka o Toros’a bindirdiği anlarda nasıl daha da çirkinleştiğini… Bildiklerim, o kalabalığın önünde anlattıklarım babamı bulmaya yetecek sandım… Her şeyi görmüştüm… Her şeyi anlatacaktım…

Saat on iki olunca annem çantasından babamın bir fotoğrafını çıkardı. Sonra herkes bir bir kaldırdı ellerindeki fotoğrafları. Hasan Ocak, Rıdvan Karakoç, Kenan Bilgin, Düzgün Tekin, Hasan Gülünay ve daha nicesinin yüzleri yakınlarının ellerinde bir bir yükseldi. Babamı bulmaya geldiğim yerde yüzlerce farklı fotoğraf… ‘Hani buraya babamı bulmaya gelmiştik?’ der gibi baktım annemin yüzüne. Dişlerimi sıka sıka sustum sonra… Cumartesi Anneleri’yle tanışmam yüzlerce kayıp isminin yanına babamın isminin de eklenmesiyle oldu. Olanları  anlamam çok da uzun sürmedi… Susmam da… Hıçkıra hıçkıra ağladım sonra… Babamın gidişine döktüğüm ilk gözyaşıydı bu…

Bilenleriniz vardır elbet. “Kim bu Cumartesi Anneleri?” diye soranlarınız da.  Nerden ve nasıl başlamalı anlatmaya bilmiyorum çünkü pek de sıradan bir tecrübe değil. Sonsuz bir matem, sonsuz bir işkence geride kalanlar için… Örneğin, hangi söz bir annenin 36 yıl boyunca kurduğu en büyük düşün kendi evladı için çiçeklerle donatacağı bir mezar oluşunu anlatabilir ki? Ya da “Oğlumun kemiklerini bulsam sırtımda taşıyacağım çünkü kokusunu çok özledim!” diyen ve oğlunu bulamadan hayata veda eden bir anneyi, onun bu arzusunu tam olarak nereden başlayarak anlatmalı? “Oğlum belki geri gelir…” umuduyla kapılarını yıllarca açık bırakan annelerin acısını, özlemini, öfkesini anlatmaya söz yeter mi? Bunu kısa bir yazıyla anlatabilmek çok zor ancak aklında ‘Cumartesi Anneleri kimdir?’ ve “Neden bir araya geldiler?’ gibi temel sorular bulunduranlar için kısa bir yanıt vermeye çalışacağım.

Cumartesi Anneleri 27 Mayıs 1995’ten bu yana İstanbul’un en kalabalık yerlerinden biri olan Galatasaray Meydanı’ndan yükselen sessiz bir çığlıktır. Kimlerden oluşur Cumartesi Anneleri? Devletin güvenlik güçleri tarafından gözaltına alınarak kaybedilenlerin eşlerinden, annelerinden, babalarından, evlatlarından, kardeşlerinden, ailelerinden… Neden meydanlara çıkmıştır bu insanlar? 1980 askeri darbesi sonrasında hızla ülke geneline yayılan zorla kaybetmeler, 90’lı yılların karanlığında sistematik bir derin devlet politikasına dönüşmüş ve neredeyse her gün bir kişi evinden, işinden, okulundan , sokaktan, herkesin gözü önünde, gözaltına alınmıştır. Bu dönemde, devletin kayıplara dair siyasetinin aldığı form Cumartesi Anneleri’nin oluşumunu hızlandırmıştır. En temelde, fotoğraflarını taşıdığımız bu kayıpların çoğunun gözaltına alındığına ve en son gözaltındayken görüldüğüne dair  görgü tanıkları  olmasına rağmen, bütün resmi makamlar ““Bizde yok! Biz almadık!” cevabını vermiştir  yakınlarına. Savcılar ise “Polis işkence yapmaz.  İnsan kaybetmez!” diyerek dosyaları kapatmıştır. Yakınlarını arayan aileler için bütün yollar tek tek tıkanırken önlerinde tek bir çözüm yolu belirmiştir: Kamuoyu yaratarak gözaltında kaybetme gerçeğini gündemde tutmak, kaybedilen  evlatların  akıbetini öğrenmek ve yeni gözaltında kayıpların önüne geçmek.  Aileler, işte bu çözüm için, İnsan Hakları Derneği [IHD] çatısı altında bir araya geldiklerinde 27 Mayıs 1995’ti. Tek sloganları: “Kayıplarımızı istiyoruz!” oldu Galatasaray Meydanı’nda oturmaya başladıklarında. Dünya kamuoyu Arjantin’den, Şili’den, Ortadoğu’nun farklı ülkelerinden, Çin’den ya da Rusya’dan yükselen ve anne siyasetinden türeyen bu tür eylemlere alışıktı. Türkiye Cumhuriyeti içinse Cumartesi Anneleri’nin sunduğu siyasi platform birçok açıdan bir ilk olacaktı.

Birkaç  aile ve bir avuç insan hakları savunucusunun başlattığı bu eylemi dikkate almayanlar, görmezden gelenler ya da “Oturur oturur giderler!” diyenler haftalar sonra ortaya çıkan  kalabalıktan ve bu kalabalığın sürdürdüğü sessiz çığlığın çığ gibi büyüyen güçlü sesinden korkmaya başladılar. Kar kış demeden her Cumartesi günü saat tam on ikide, ellerinde kayıpların fotoğrafları ve kırmızı karanfillerle sessizce  buluşup yan yana oturan Cumartesi Anneleri’ne 200. Haftadan sonra yoğun polis müdahalesi başladı. Anneler 30 hafta boyunca o meydandan coplanarak ve saçlarından sürüklenerek gözaltına alındılar. Öyle günler oldu ki, anneleri işkenceyle gözaltı aracına almak polislerin öfkesini dindirmeye yetmedi. Böyle zamanlarda, gözaltı aracının içine biber gazi sıkılarak işkence sürdürüldü. Bu ve buna benzeri yoğun baskılara maruz kalan anneler oturmalarına 1999’da ara vermek zorunda kaldılarsa da  arayışlarını farklı alanlarda devam ettirdiler. AKP hükümetinin kamuoyuna “Türkiye’nin kendi derin devletiyle yüzleşmesi süreci” olarak tanıttığı, gerçekte ise ordu içindeki karşıtlarını tasfiye sürecine dönüştürdüğü Ergenekon davalarının  başlamasıyla 2009 senesinde Cumartesi Anneleri sessiz oturmalarını devam ettirme kararı aldı. Bu kararın en temel sebebi, Ergenekon Davası kapsamında yargılanan subayların bir kısmının gözaltında kaybetme ve yargısız infazlarla ilişkili olmasıydı. Cumartesi Anneleri, tam 617 haftadır, Türkiye’nin en uzun soluklu sivil itaatsizlik eylemini bu topraklarda yaşayan tüm insanlar için hakikat, adalet ve barış talebiyle her Cumartesi aynı yerde ve aynı saatte sessizce yan yana oturarak sürdürüyor.