Restleşmeden jestleşmeye

O sahneyi unutamam:

8 Şubat 2016.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ile Türkiye Başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun Ankara’daki basın toplantısı…

Almanca konuşan bir gazeteci, Merkel’e 3 yıl önceki Gezi olayları sırasında Türkiye’ye yaptığı eleştirileri hatırlatıyor ve soruyor: “Şu anda da durum düzelmedi. Türkiye, Uluslararası Basın Özgürlüğü Endeksi’nde 159. sırada. Meslektaşlarımız Can Dündar ve Erdem Gül müebbetle yargılanmakta… Alman hükümeti neden sessizliğe büründü?”

Silivri Cezaevi’nde televizyon başındayım. Soruyu soran gazeteciyi kucaklayasım geliyor. Başbakanların cevabını dinlemek için dikkat kesiliyorum:

Merkel, “Her konuyu ele alıyoruz. Gazetecilerin çalışma koşulları hakkında da görüş alışverişinde bulunduk” diye geçiştiriyor soruyu…

Davutoğlu lafa, soruyu soran gazeteciyi azarlayarak başlıyor:“Burada iki başbakan olarak açıklama yaparken üçüncü bir açıklama dinlemiş olduk. Sorudan çok, siyasi bir statement yapıldı.”

Başbakan, dünyanın izlediği bir basın toplantısında soru soran basın mensubunu suçlamanın iyi bir fikir olmadığını anlayıp bunu avantaja çevirmeye çalışıyor sonra:

“Türk Başbakanının yüzüne bakılarak bu suçlamaların yapılabiliyor olması bile Türkiye’deki basın özgürlüğünün işaretlerinden biridir. Türkiye hapishanelerinde de gazetecilik nedeniyle cezalandırılan yoktur. Hapisteki gazetecilerin çoğunun 90’lı yıllardan bugüne intikal eden dosyalar olup… bunların bir terör olayında yangın çıkarmak, otobüse saldırmak gibi…”

Cümleyi toparlayamıyor; doğru olmadığını o da biliyor çünkü…

Erdem’le 2,5 aydır hapisteyiz; ne yangın çıkardık, ne otobüse saldırdık; tek suçumuz, haber yazarak, bir gerçeği okurlarımızla paylaşmaktı.

Ertesi gün, hücreme gazeteler geliyor, soruyu soran gazetecinin adını öğreniyorum:

Deniz Yücel…

Hükümet yanlısı Sabah gazetesi, “Başbakan, PKK yanlısı gazeteciyi rezil etti” diye veriyor haberi… Bu, hayra alamet değil; hükümetin hedef gösterdiği gazetecilerin başına neler geldiğini biliyoruz çünkü…

Nitekim o sorudan üç hafta sonra biz tahliye olduk, bir yıl sonra Deniz Yücel bizim cezaevine yollandı.

Yangın mı çıkarmıştı, otobüse mi saldırmıştı?

Hayır. Cumhurbaşkanı’nın damadının Internet’e sızan maillerine dair bir haber yazmıştı.

O maillerde damadın, IŞİD’le petrol ticareti yaptığı önesürülen bir şirketle bağlantısını gösteren yazışmalar vardı. Haber Türkiye’de sansürlüydü, ama Almanya’da yayınlanmıştı. Şimdi dikkat:

Yücel’i hedef gösteren gazete, Erdoğan’ın damadın bir dönem yönettiği gazeteydi. Basın-iktidar kenetlenmesinin eşsiz bir örneği…

Nitekim Erdoğan da Deniz Yücel salıverilmeden 10 ay önce, “Elimizde görüntüler var. (Yücel) tam bir ajan terörist. Ben bu makamda olduğum sürece asla iade edilmeyecek” demişti. Bu yargısız infaz, hem mahkemelerin Saray’dan kontrol edildiğinin kanıtıydı, hem de Cumhurbaşkanı’nın dün söylediği lafı, bugün ne kadar kolay yutabildiğinin örneği…

Yazının girişinde söz ettiğim basın toplantısından iki yıl sonra, bir başka Şubat ayında, bu kez Berlin sürgününde bir televizyon başında, yine iki Başbakan’ın basın toplantısını izlerken, “Keşke gidip bu kez de ben Türkiye’de basın özgürlüğünün durumunu ve Deniz Yücel’i sorsaydım” diye düşündüm. Neyse ki soran çoktu. Türkiye’de bir gazetecinin hoşa gitmeyen sorular sormasının bedelini nasıl ödediğini herkes apaçık görmüştü. Deniz Yücel örneği, bir insanın, hiçbir gerekçe olmadan, iddianamesi hazırlanmadan, bir yıl, nasıl tecritte esir tutulabildiğini, nasıl bir emirle tutuklanıp bir ricayla salıverildiğini ve bizim neyin mücadelesini verdiğimizi apaçık göstermişti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başbakanı Yıldırım’ın “iyi polis-kötü polis” rolleri oynadığına inananlar çok; yine de Ulaştırma gibi yatırımcı bir bakanlıkta büyük projelere imza atan Yıldırım’ın, tarihinin en önemli seçimine giden Türkiye’nin dünyadan izole olmasının ne anlama geldiğini, Erdoğan’ın hırçın söyleminin diplomasiyi ve ekonomiyi nasıl zedelediğini daha iyi gördüğü söylenebilir. Ankara’nın Suriye’de savaşta olduğu bir dönemde Alman tanklarına duyduğu ihtiyacı ve 26 Mart’ta Varna’da yapılacak Türkiye-AB zirvesi öncesi Almanya’nın desteğine olan gereksinimini de hatırlatmakta yarar var.

Deniz Yücel’in salıverilmesi, bu ihtiyaçlar çerçevesinde değerlendirilebilir. PKK’nın Almanya’da daha önce rahatlıkla yaptığı gösterilerin yasaklanmaya başlamasını ve savaşta Alman tanklarının kullanılmasına Berlin’in sessiz kalmasını da, “Almanya’nın Ankara’ya karşı jestleri” hanesine yazmak gerekir.

Geçen yılki “karşılıklı restleşme” noktasından, bugünkü “karşılıklı jestleşme” noktasına gelen Ankara ve Berlin, rahatlamış görünüyor.

Rahatlama şansı olmayanlar ise, demir kapı ardında kalan yaklaşık 150 gazeteci… Sadece Yücel’in serbest kaldığı gün olanları özetleyeyim:

Yücel’in eşi Dilek’i kucakladığı kapının az ilerisindeki mahkeme salonunda, altı gazeteci ağırlaştırılmış müebbet cezası aldı. Bir buçuk yıldır cezaevindeydiler. Mahkûm olanlardan, 74 yaşındaki Nazlı Ilıcak, Erdoğan’la aynı saflarda siyaset yapmış ve ona yıllarca destek olmuş bir yazardı. 67 yaşındaki romancı Ahmet Altan, kardeşi Profesör Mehmet Altan’la birlikte, 15 Temmuz’daki darbeyi önceden bilmekle ve darbeden bir gün önceki bir televizyon programında “subliminal mesaj vermek”le suçlandı. Herkes “Böyle saçma iddia mı olur” derken “Hükümeti devirmeye çalışmak” suçlamasıyla mahkûm oldular. Babaları ünlü yazar Çetin Altan, 1971 yılında darbeci askerler tarafından, darbecilikten tutuklanmıştı. Altanların aile tarihi bile, Türkiye’de basın özgürlüğünün haini inceleyeceklere iyi bir örnek sunabilir.

Yine aynı gün, 15 aydır tutuklu bulunan, ülkenin ikinci büyük muhalefet partisinin lideri Selahattin Demirtaş savunma yapıyordu. Yine aynı gün, eski gazeteci, ana muhalefet partisi CHP’nin milletvekili Enis Berberoğlu, hapse girmeme yol açan belgeleri bana vererek terör örgütüne yardım ettiği suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanıyordu. Tabii yine Erdem Gül ve benimle birlikte…

Ve yine aynı gün, ben de hakkımda yeni bir dava açıldığını öğrendim. Daha önce Türk istihbaratına ait TIR’larla Suriye’deki cihatçılara silah taşındığı haberinden dolayı “casusluk”la suçlanıp beraat etmiştim. Berlin’e geldikten sonra kurduğum Özgürüz web sitesinde, o haberi neden yazdığımı açıklamak için yaptığım yayın dolayısıyla hakkımda yeniden “casusluk” iddiasıyla dava açılmıştı. Gazetem Cumhuriyet’in İcra Kurulu başkanı Akın Atalay, Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu ve muhabiri Ahmet Şık, yaklaşık 500 gündür Deniz Yücel’in salıverildiği cezaevinde yatıyorlar. Yücel’in komşuları arasında, 2016’nın son gecesi İstanbul’da bir gece kulübünü basıp 39 kişiyi katleden IŞİD militanının da bulunduğunu, Yücel’in bir yıldır beklediği iddianamenin onun için dört ayda hazırlandığını da not düşelim.

Deniz Yücel salıverildikten sonra bir avukat arkadaşım, “Keşke mümkün olsa da içerdeki her gazeteciye birer Alman pasaportu çıkarsak” diye espri yaptı. Kara mizah…Keşke Yücel’in tahliye kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararıyla gerçekleşseydi. O zaman, Türkiye’de iç hukuk yollarının çoktan tükendiğini fark etmeyip yıllardır uykuda olan bu devin uyanıp evrensel hukuk adına bir şeyler yaptığını görmüş olurduk. Bundan da hapiste adalet mücadelesi veren herkes yararlanırdı.

Umalım ki Erdoğan, Deniz Yücel olayından, yabancı gazeteci rehin alarak istediği tavizleri koparabileceği gibi bir ders çıkarmış olmasın.

Ve dileyelim ki bugüne kadar Deniz Yücel sayesinde Türkiye’ye yakından ilgi gösteren Alman medyası ve kamuoyu, bu tahliyeden sonra dosyanın kapandığını sanıp ilgisini kesmesin.

Şimdi kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklara değil, şeffaf bir şekilde, herkes için adaleti, demokrasiyi, basın özgürlüğünü savunan gür seslere ihtiyacımız var.

 

Can Dündar

 

Bu Makale DER SPIEGEL’de yayımlanmıştır.

 

© ozguruz.org

28.02.2018

2018-04-08T13:32:40+00:00